Cumhuriyet’imizin 103 yıllık tarihinde sanayileşme mücadelemiz, yalnızca bir kalkınma tercihi değil, aynı zamanda jeopolitik bir bağımsızlık hamlesidir. İlginçtir ki, bu mücadele büyük ölçüde batının ve özellikle Atlantik İttifakı’nın lideri ABD’nin 1940 ile 1980 arası Türkiye’ye biçtiği ve bir ölçüde dayatttığı ‘tarım ambarı ülke’ rolüne rağmen verilmiştir. 1927 tarihli Sanayi Teşvik Kanunu ile başlayan süreç, genç Cumhuriyet’in üretim ekonomisine geçme iradesinin ilk güçlü adımıydı. Cumhuriyetimizin kurucu kadroları, siyasi bağımsızlığın ancak iktisadi bağımsızlıkla korunabileceğini biliyordu. Bu nedenle demiryollarından şeker fabrikalarına, tekstilden demir-çeliğe kadar geniş bir sanayi altyapısına yönelik fabrikalar birbiri ardına kuruldu. 1923 ile 2003 arası 80 yıllık dönemde, Türkiye tüm zorluk ve engellemelere rağmen, Osmanlı’dan devraldığı 263 adet fabrika sayısını 12 bin 800’e getirebildi. Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın liderliğinde, 2003 ile 2023 arası 20 yıllık dönemde ise, fabrika sayısı 12 bin 800’den 80 bine yükseldi.
Tarihi bir organize sanayi bölgesi yatırımı ve özel yatırım ihtisas bölgeleri ile. Dünyaya 36 milyar dolar ihracat yapan Türkiye, 270 milyar dolar ihracat yapan bir ekonomiye dönüştü. GSYH ise, 238 milyar dolardan, 22 yılda 1 trilyon 600 milyar dolara ulaştı. 2. Dünya Savaşı sonrasında bile, Türkiye IMF, Dünya Bankası, BM ve Marshall Yardım Planı’nın bir parçası olmasına rağmen, Türkiye’ye biçilen rol netti. ABD’nin Marshall Planı kapsamında Türkiye’ye traktör, biçerdöver ve tarım ekipmanları ile birlikte askeri araçlar gönderilmesi, aslında açık bir stratejik mesajdı; Türkiye sanayi devi değil, tarımsal üretici ve NATO’nun doğu kanadını koruyan bir cephe ülkesi olmalıydı.
Yazının devamı için TIKLAYINIZ!
