Uzun süredir dünya kamuoyuna ABD ile Çin arasında “sert bir kopuş” yaşandığı anlatılıyor. Ticaret savaşları, çip krizleri, yaptırımlar, Tayvan gerilimi…
Fakat bazen devletlerin söyledikleriyle, ekonominin gerçekliği aynı yönde ilerlemez.
Trump’ın Çin ziyaretine baktığımda benim dikkatimi çeken şey yalnızca diplomatik görüşmeler olmadı. Asıl dikkatimi çeken, yanında taşıdığı ekonomik güç oldu.
Çünkü bu ziyaret yalnızca siyasi değildi. Aynı zamanda küresel sermayenin Çin’e verdiği bir mesajdı.
Apple’dan Tesla’ya, Boeing’den büyük yatırım fonlarına kadar Amerikan ekonomisinin en güçlü aktörleri Çin’le bağını tamamen koparmak istemiyor.
Ve aslında bu tablo bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor:
Ekonomi artık klasik sosyal bilim teorilerinin anlattığı kadar ideolojik ilerlemiyor. Çünkü yeni çağda devletler kadar şirketler, ordular kadar tedarik zincirleri, diplomasi kadar teknoloji savaşları belirleyici hale geldi.
Bugün dünyanın hiçbir büyük ekonomisi Çin’i tamamen yok sayabilecek durumda değil.
Çünkü Çin artık yalnızca “ucuz üretim ülkesi” değil.
Dünya Bankası verilerine göre Çin’in imalat sanayi katma değeri yaklaşık 4,7 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Bu, dünyanın üretim merkezinin büyük ölçüde hâlâ Asya’da ve özellikle Çin’de olduğunu gösteriyor.
Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, güneş panellerinden nadir toprak elementlerine kadar birçok stratejik alanda Çin küresel ölçekte belirleyici konuma geldi.
İşte tam da bu yüzden Washington’un dili düşündüğümüz kadar sert değil.
Çünkü ABD yönetimi Çin’in yükselişini sınırlamak istiyor. Ama aynı zamanda Amerikan ekonomisinin Çin’den tamamen kopmasının yaratacağı maliyetlerden çekiniyor.
Financial Times’ta dikkatimi çeken yorumlardan biri, ABD-Çin ilişkisinin artık “kopuş” değil; “yönetilen rekabet” dönemine girdiği yönündeydi.
Bence bu ifade çok önemli.
Çünkü iki taraf da birbirine zarar verebilecek kadar güçlü. Ama aynı zamanda birbirine bağımlılar.
Ve aslında burada yalnızca ekonomik bir rekabet yaşanmıyor.
İlk kez Batı dışı bir güç, Batı’nın kurduğu ekonomik düzene kendi modeliyle meydan okuyor.
Bu nedenle mesele yalnızca ticaret değil.
Mesele, modern dünyanın merkezinin kim tarafından tanımlanacağı meselesi.
Trump’ın Pekin’de kullandığı kontrollü dilin arkasında da bence tam olarak bu gerçek yatıyor.
Peki Çin gerçekten ABD’yi geçebilir mi?
Yarın biraz da rakamların anlattığı görünmeyen tabloyu konuşmak istiyorum.
