Ortadoğu yine yanıyor.
Ve ben bu satırları yazarken haritaların üzerinde dolaşan kırmızı okların, aslında insan hayatlarının üzerine düştüğünü biliyorum.
Harita üzerinde stratejik derinlik diye konuşulan şey, sahada bir annenin çocuğunu bodruma indirmesi demek. Jeopolitik dediğimiz kavram, çoğu zaman ekmeğin küçülmesi, elektriğin kesilmesi, umudun kararması demek.
İsrail ile ABD’nin İran’a yönelik saldırıları ve Tahran’ın verdiği karşılık…
Bu tabloyu yalnızca askeri bir gerilim olarak okumak, meseleyi sığlaştırmak olur. Bu yaşananlar güç aklının, korku siyasetinin ve küresel hesaplaşmanın yeni perdesidir.
Ortadoğu’da hiçbir kriz “kim haklı, kim haksız” basitliğinde değildir. Çünkü bu coğrafyada hakikat, çoğu zaman güç dengelerinin arasına sıkışır.
Güvenlik Söylemi ve Güç Mimarisi
Washington ve Tel Aviv’in resmi gerekçesi açık: İran’ın nükleer programı, balistik kapasitesi ve bölgesel nüfuzu. Ön alıcı müdahale. Caydırıcılık. Güvenlik.
Ancak meseleyi biraz daha geriden, tarihsel bir mesafeden okumayı tercih ediyorum.
1914 yazında da Avrupa başkentlerinde kimse büyük bir savaş istemediğini söylüyordu. Herkes caydırıcılıktan, ittifaklardan ve güvenlikten söz ediyordu. Fakat o güvenlik dili, birkaç ay içinde insanlık tarihinin en yıkıcı savaşlarından birine kapı araladı.
Bugün Ortadoğu’da kullanılan kavramların dili ile o dönemin dili arasında ürkütücü bir benzerlik var.
Büyük güçler güvenlik derken çoğu zaman kendi güvenliklerini kastederler. İstikrar dediklerinde ise çoğu zaman kendi kurdukları düzenin devamlılığını…
Bu hamle yalnızca bir tehdit bertarafı değil; aynı zamanda yeni bir güç mimarisi kurma girişimidir. İran’ın oyun alanını daraltma, bölgesel nüfuzunu kırma ve yeni bir denge dayatma çabasıdır.
Bu, satranç tahtasında yapılan bir hamledir. Fakat satranç tahtasındaki taşlar insan hayatıdır.
Savaşın Değişen Doğası
İran’ın cevabı da gecikmedi. Füze sistemleri, vekil unsurlar, bölgesel cepheler…
Zaten bu işin klasik bir cephe savaşı olmayacağı belliydi. Çünkü Ortadoğu’da savaş artık tanklarla değil; dronlarla, siber saldırılarla, enerji hatlarıyla yapılıyor.
Dolayısıyla yeni savaş oldukça yayılgan.
Ben kendime sürekli şu soruyu soruyorum: Bu savaşın bedelini kim ödeyecek?
Çünkü bir füze sadece hedefi vurmaz; piyasayı vurur, güveni vurur, istikrarı vurur.
Silah şirketlerinin hisseleri yükselirken, petrol fiyatları tırmanırken, küresel piyasalar dalgalanırken… faturayı yine sıradan insanlar öder..
Savaş ekonomisi acımasızdır.
Enflasyon olarak döner.
İşsizlik olarak döner.
Yoksulluk olarak döner.
Ve bir bomba düştüğünde yalnızca bir şehir yıkılmaz. En çok da umutlar yıkılır.
Türkiye Bu Yangının Dışında Değil
Türkiye bu ateş çemberinin uzağında değil. Tam yanı başında.
“Coğrafya kaderdir” denir. Ama ben kaderin akılla yönetilebileceğine inanırım. Çünkü coğrafya bize sorumluluk yükler; teslimiyet değil.
Türkiye’nin şu ana kadarki duruşuna baktığımda dengeli bir çizgi görüyorum: Ne maceracı bir refleks ne de edilgen bir suskunluk.
Bizim için üç başlık hayati:
– Sınır güvenliği
– Enerji güvenliği
– İç istikrar
Soğukkanlı ama kararlı bir politika izlemek zorundayız. Diplomasi kanalları açık kalmalı; ama caydırıcılık zayıflamamalı.
Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda izlediği çok boyutlu dış politikanın önemini teslim etmek gerekir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kriz dönemlerinde sergilediği dengeli, arabuluculuğa açık ama milli çıkarları önceleyen duruşu; Türkiye’yi ne çatışmanın tarafı ne de seyircisi konumuna düşürmektedir. Tahıl koridorundan bölgesel diplomasi girişimlerine kadar ortaya konan irade, Türkiye’nin yalnızca askeri değil diplomatik ağırlık da üretebildiğini göstermektedir. Bu çizginin korunması, bugün her zamankinden daha kritik bir önemdedir.
Savunma sanayiimiz bugün en önemli stratejik ağırlık merkezimizdir. İHA’larımız, hava savunma sistemlerimiz, yerli üretim kapasitemiz… Bunlar yalnızca askeri araçlar değil; masadaki söz hakkımızdır.
Çünkü biliyoruz ki güçlü olmayanın barış talebi çoğu zaman duyulmaz.
Asıl Kırılganlık: İçeride Dağılmak
Fakat ben asıl tehlikeyi başka yerde görüyorum.
Tarih gösterir ki ülkeler çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden zayıflar.
Kutuplaşma…
Birbirini itibarsızlaştırma…
Sosyal fay hatlarını kaşıma…
Bunlar kriz zamanlarının en tehlikeli lüksleridir. Ve bizim böyle bir lükse sahip olmadığımız açık.
Vatan ve bayrak romantik semboller değildir. Devlet dediğimiz yapının varlık zeminidir. Bir milletin ortak hafızasıdır.
Terörsüz bir Türkiye, güçlü bir Türkiye’dir. İç huzurunu sağlamış bir ülke, dışarıda daha dik durur. Enerjisini iç kavgalara harcayan bir ülke ise dış fırtınalara karşı savunmasız kalır.
Bugün ihtiyacımız olan şey slogan değil; bilinçtir.
Tepki değil; stratejidir.
Öfke değil; ferasettir.
Bu Süreç Nereye Evrilir?
Önümüzde üç ihtimal var:
1. Kontrollü gerilim sürer.
2. Çatışma bölgeye yayılır.
3. Büyük güçler devreye girer ve diplomasi ağır basar.
Rasyonel olan üçüncü seçenektir. Fakat Ortadoğu’da rasyonalitenin çoğu zaman geciktiğini biliyoruz.
Bu yüzden biz hazırlıklı olmalıyız.
Enerji arz güvenliğimizi sağlamalıyız.
Ekonomik kırılganlıklarımızı azaltmalıyız.
Savunma kapasitemizi daha da güçlendirmeliyiz.
Ve en önemlisi toplumsal dayanışmamızı tahkim etmeliyiz.
Bu coğrafyada barış zayıflıkla değil, güçle korunur.
Ve bu gücü yalnızca silah olarak tanımlamak yanlış olur.
Güç; birliktir.
Güç; ortak akıldır.
Güç; kriz anında birbirine kenetlenebilmektir.
Ortadoğu yeniden şekillenirken Türkiye’nin yolu nettir:
Soğukkanlı, akılcı, güçlü ve bir.
Çünkü ateş çemberinden geçerken en büyük siper tank değil, milletin beraberliğidir.