ABD ile Çin arasındaki mücadeleyi yalnızca “ticaret savaşı” diye okumak büyük eksiklik olur.
Çünkü burada aslında çok daha derin bir kırılma yaşanıyor.
Yaklaşık bir asırdır dünya ekonomisinin merkezinde Batı vardı. Finans sistemi, teknoloji şirketleri, rezerv para düzeni, uluslararası kurumlar…
Küresel sistem büyük ölçüde Amerikan aklıyla şekillendi.
Fakat Çin’in yükselişiyle birlikte ilk kez Batı dışı bir güç, Batı’nın kurduğu ekonomik düzene kendi modeliyle meydan okumaya başladı.
Üstelik bunu Batı tipi liberal ekonomi modeliyle değil; devlet planlaması, üretim disiplini ve stratejik sanayi politikalarıyla yaptı.
Washington’un asıl rahatsızlığı bence burada başlıyor.
Çünkü mesele artık yalnızca ekonomik büyüklük değil.
Mesele şu:
Ya dünya bir gün Amerika olmadan da sistemin çalışabileceğini düşünmeye başlarsa?
İşte bu nedenle ABD’nin teknoloji ambargolarını yalnızca ticari kararlar olarak okumuyorum.
Özellikle yarı iletkenler, yapay zekâ çipleri ve ileri teknoloji kısıtlamaları aslında stratejik güvenlik hamleleri.
Çünkü ABD biliyor ki; Çin üretim merkezi olarak kalırsa yönetilebilir. Ama yüksek teknolojide tam bağımsız hale gelirse küresel güç dengeleri değişebilir.
Bugün dünyanın en gelişmiş yapay zekâ çiplerinin önemli kısmı hâlâ Amerikan şirketlerinin kontrolünde.
Ama ilginç olan şu:
ABD baskıyı artırdıkça Çin de kendi sistemini kurmaya daha fazla hız veriyor.
Huawei’nin yeniden yükselişi, Çin’in yerli çip yatırımları ve teknoloji bağımsızlığı politikaları bunun sonucu.
Yani baskı bazen yavaşlatmıyor; hızlandırıyor.
Diğer taraftan Amerikan şirketleri de Çin’den tamamen çıkmak istemiyor.
Çünkü Çin yalnızca üretim merkezi değil; aynı zamanda dev bir tüketim pazarı.
Apple’ın üretim zinciri, Tesla’nın Şanghay yatırımları, Boeing’in Çin pazarı…
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:
Bugün dünya ekonomisi sloganlarla değil; karşılıklı mecburiyetlerle yönetiliyor.
Bir tarafta Çin’in üretim gücü var.
Diğer tarafta ABD’nin finansal ve teknolojik üstünlüğü.
Ve aslında bugün dünya sistemi hâlâ bu iki kolonun üzerinde duruyor.
Belki de bu yüzden Trump Pekin’de düşündüğümüz kadar sert konuşmadı.
Çünkü artık mesele “kim daha güçlü?” sorusu değil.
Asıl mesele şu:
Kim vazgeçilmez kalabilecek?
Peki bu büyük güç savaşı Türkiye açısından ne anlama geliyor?
Yarın biraz da Türkiye’nin önündeki tarihi fırsatı yazacağım.
