ABD – İran Savaşının Türkiye Ekonomisine Etkileri

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve İran’ın üst düzey yönetim kadrosunda yaşanan kayıplar, Orta Doğu’da yeni ve tehlikeli bir eşiğe işaret ediyor. İlk füze dalgasının ardından gelen haberler, çatışmanın sınırlı bir misilleme olmaktan çıkıp daha geniş bir savaşa evrileceğini düşündürüyor.

Hürmüz Boğazı’nın kapatıldığına ilişkin resmî bir doğrulama yok. Ancak gemilerin rota değiştirerek geri döndüğü haberleri bile küresel piyasaları sarsmaya yetti. Çünkü dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar geçitten yapılıyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, küresel ekonomi açısından enerji damarının sıkılması demektir. Böyle bir şoktan en hızlı etkilenecek ülkelerden biri Türkiye olur.

Türkiye net enerji ithalatçısı bir ülke olduğu için petrol fiyatlarının sert yükseldiği bir ortamda ilk etki akaryakıt fiyatlarında görülür. Ardından taşımacılık maliyetleri artar; üretim ve gıda fiyatları zincirleme biçimde yükselir. Enerji faturası kabardıkça daha fazla dövize ihtiyaç duyulur. Bu durum kur üzerinde baskı yaratır.

Küresel riskten kaçış başladığında gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışı hızlanır. Türkiye de bu gruptadır. Yabancı yatırımcılar ülkelerine dönmek için dolar talebini artırır; kur yükselir. Süreç yabancılarla sınırlı kalmaz. Yerli yatırımcılar da tasarruflarını korumak amacıyla döviz ve altına yönelir. Sonuçta kurlar ve ithal girdi maliyetleri artar, risk primleri yükselir, borsada satış dalgası görülür. Güvenli liman talebi altın fiyatlarını yukarı iter. Bu ilk finansal şoku, enflasyondaki artış, yatırımlardaki gerileme ve büyümedeki yavaşlama izler.

Petrol fiyatlarındaki artışın makroekonomik etkisini kabaca hesaplayabiliriz: Petrolün varil fiyatındaki her 10 dolarlık artış, mevcut varsayımlar altında, cari açığı en az 2,5 milyar dolar ve enflasyonu yaklaşık 1 puan yükseltir. Kurda ve diğer enerji fiyatlarında eş zamanlı artış yaşanması hâlinde bu etki cari açıkta 5 milyar dolara, enflasyonda 1,2 puana kadar çıkabilir.

Orta Vadeli Program’da 2026 yılında petrol fiyatının ortalama 65 dolar olacağı varsayımı yapılmıştı. Petrolün 100 dolara yükselmesi durumunda cari açığın 9 milyar dolar, enflasyonun ise 3–3,5 puan artması riski ortaya çıkar. Bu, para politikasının manevra alanını daraltır, faizlerin düşürülmesi beklentisini rafa kaldırabilir. Bu aşamada Merkez Bankası rezervlerinin yüksekliği önemli bir tampon sağlayacaktır.

Eğer Hürmüz Boğazı uzun süre kapalı kalır ve enerji fiyatları yüksek düzeylerde kalıcı hâle gelirse tablo ağırlaşır. Enflasyon yeniden ivme kazanabilir, ücret–fiyat sarmalı riski belirginleşir. Para politikası gevşetilmek bir yana, daha sıkı bir çizgiye zorlanabilir. Yüksek enerji maliyeti ithalatı ve üretimi baskılar; Avrupa ekonomilerinin petrol şoku nedeniyle resesyona girmesi ise ihracatı zayıflatır. Cari açık büyür, dış finansman ihtiyacı artar. Risk primlerindeki yükseliş borçlanma maliyetlerini yukarı çeker. Enerji yoğun sektörler maliyet baskısıyla karşılaşır; havacılık ve turizm talep daralmasından etkilenebilir. Bütün bunlara ek olarak yeni bir sığınmacı dalgasıyla karşı karşıya kalınabilir.

Kuşkusuz her kriz aynı zamanda yeniden konumlanma fırsatı da yaratır. Türkiye enerji koridoru rolünü güçlendirebilir, LNG kapasitesini artırabilir, yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırabilir. Ancak kısa vadede maliyetlerin, olası fırsatlardan daha ağır bastığını kabul etmek gerekir.