Covid-19’un Türkiye Ekonomisi Üzerine Etkileri

Giriş:

Türkiye ekonomisi, 2002-2008 döneminin aksine 2016 yılından itibaren bazı makro gerekçelerle zorlanmaya başlayan bir ekonomi görünümü vermektedir. Özellikle, 2018 yılının ikinci yarısından itibaren krizin vurucu etkileri, papaz krizi gibi sistematik olmayan bazı olumsuz olaylarla, ciddi şekilde ağırlaşmıştır. Bu sorunların üstüne bir de 2019/Aralık döneminde kamuoyuna yansıyan ve Çin’in Wuhan kentinden tüm dünyaya yayılan Covid-19 tanımlı virüsün yıkıcı etkileriyle baş etmek zorunda kalmıştır.

Tüm dünyada yaşanan kriz, (ülke bazlı) mikro değil, makro; bölgesel değil, global ve sistematik olmayan, beklenmeyen, kaynağı doğrudan ekonomi olmayan bir tür krizdir. Güçlü rezervleri olan, doğal kaynaklara sahip, mali yapısı güçlü ve mali disiplini sağlamış, hizmet üretimi yerine sanayileşmiş ülkeler bu süreci daha az zarar görerek atlatacaklardır. Yaşanan kriz, önümüzdeki yıllarda sağlık, elektronik ticaret, elektronik eğitim gibi çok farklı sektörlere fırsatlar sunacaktır.

2002-2008 döneminde genel olarak dünya ekonomilerindeki parasal likiditasyonda yaşanan bolluk, ters konjonktür dalgalanmaları, siyasi sorunların belli ölçüde çözülmesi veya nispeten istikrarın sağlanması, özelleştirme gibi bazı liberal tandanslı çözümler ile önemli “faiz dışı fazla dengesi” ve “borçluluk oranı” gibi bazı makro verilerin disipline edilmesi, kontrol altına alınması vb şekillerde ekonomide büyüme yönünde ciddi olumlu sonuçlar üretilmişti.

Fakat, işin esasında ağır krizler nedeniyle oldukça küçülmüş bir ekonomide her bir ulusal gelir artışının her yeni denge seviyesinde “oransal olarak” aynı büyüme sonucunu vermediği bir gerçektir. Örneğin, 100 milyar USD bir ulusal geliri olan ülkenin ulusal gelirinin 10 milyar Dolar büyümesi %10 büyümeye işaret etse de, 759 milyar Dolarlık bir ekonominin aynı tutarda büyümesi artık daha küçük bir büyümeyi temsil etmektedir. Bu nedenle, dünyanın büyük ekonomileri küçük oranda, ama ekonomik güçleri ile orantılı büyümektedirler. Bu çerçevede, büyüme oranlarını değerlendirirken, ekonominin hangi düzeyde olduğunu, hangi konjonktürde olduğu ve büyümenin yaratacağı olumsuz sonuçları gözardı ederek tek başına veri kabul etmek doğru olmayabilecektir.

Türkiye ekonomisinde bu dönemlerde yaşanan bu yüksek büyüme oranları, çok yüksek faiz dışı fazla dengeleri, nispi anlamda olumlu borç yükü oranları olarak analizlere yansımış ve çeşitli değerlendirmelere konu edilmiştir.

Türkiye ekonomisi, 2018 yılına kadar sürekli güçlü TL ile görünüm verirken, mali dengelerin dışında, buz dağının görünen yüzünün arka planda yer almasına neden olmuştur. Öyle ki, ABD gibi ülkeler yıllık %1-2 bandında çok düşük bir enflasyona sahipken, ülkemizde en düşük enflasyon oranının yıllık %8-10 gibi olması karşısında “döviz kurunun” TL aleyhine gerçekleşen bu olumsuz etkiyi bertaraf edememesi, sürekli olarak Türk mallarının dünya pazarında fiyat dezavantajına uğramasına, rekabetçi yeteneklerinin kaybedilmesine ve nispi anlamda alıcı bulamamasına, ithalatın artmasına neden olmuştur. İhracatın büyümesini, ithalattan bağımsız ele alamayız. Bir diğer ifadeyle, kademeli olarak “kur politikası” gözden geçirilerek ortalama 5 yıllık dönemde TL nin iki ülke para birimine ilişkin enflasyon sapması kadar (diğer hususlar hariç) döviz lehine revize edilmesi gerekli ve zorunluydu. Merkez Bankası, yasal hedefi “enflasyon oranına (fiyat istikrarına)” odaklanırken, Türkiye ekonomisinde kur orta vadeli planlarda ve yeni ekonomi programlarında sembolik bir tahmin aracı olarak kalmıştır.

Gelinen nokta itibariyle IMF gibi kuruluşlar dünya ekonomisinin büyüme görünümünü %3 ten -%3,3 e düşürmüştür. Türkiye içinse -%5 küçülme olarak revize edilmiştir. YEP te ise 2020, 2021 ve 2022 için %5 büyüme planlanmıştı. Bu durum, Covid-19 salgınının daha halen etkin olduğu, halen günlük vaka sayılarının günlük iyileşen sayılarının üstünde olduğu, başabaş noktasının çok uzağında kalındığı bir dönemde küçülme oranının daha da yüksek çıkacağına açık bir işarettir. Bir diğer ifadeyle, dünya ekonomisi 2020 yılının ikinci çeyreğini de bize göre kapatmıştır.

Rakamlarla Türkiye Ekonomisi:

Türkiye ekonomisinde GSYH 2017 yılını 851-milyar Dolar, 2018 yılını 789-milyar Dolar ve 2019 yılını ise 754-milyar Dolar ile tamamlamıştır. Bu durumda, son yıllarda küçülen bir ekonominin varlığı, özellikle 2018 yılında döviz krizi ile hızlanan “yıkıcı iflas” ve “konkordato süreçleri (ertelenen iflaslar)” ağır bir tablo ortaya çıkartmış, 2019 yılında “ekonomik dengelenme süreci” ile bu olumsuz durum biraz düzelse de döviz cinsinden küçülmeye engel olunamamıştır. Kişisel milli gelir bu üç yıllık dönemde 10.537-USD den, 9.127-USD ye gerilemiştir.

Türkiye, 2009 yılında -%4,7 daralmadan sonra, 2010 yılında %8,49 ve 2011 yılında %11,1 oranında en büyük sıçramayı yapmasına karşın, 2018 ve 2019 yılları 2011 yılından sonraki (TL cinsinden) en düşük büyüme oranı ile karşılaştığımız yıl olarak karşımıza gelmiştir. 2019 yılının son çeyreğinde %6 gibi umut vaad eden bir büyüme gelişmesi, 2020 yılında covid-19 ile tamamen ortadan kalkmıştır.

ÜFE 2018 yılında %33,64 ten 2019 yılı sonunda %7,36 ya düşmüş üretim maliyetindeki yükseliş önemli ölçüde azalmış, TÜFE ise 2018 yılında %20,30 dan 2019 yılında %11,84 e düşmüştür. 2020 hedefi TÜFE hedefi ise %8,5 tur.

İşsizlik oranı resmi rakamlarla %13,7 olarak hesaplanmış ve 31.6 milyon kişiden 15 milyon civarında istihdamın hizmetler sektöründe istihdam edildiği anlaşılmaktadır.

Toplam kamu ve özel dış borcu ise 2019 sonunda gerileyerek 436-milyar Dolar olsa da, GSYH nın daralmasıyla ulusal gelire olan oranı %58 olmuştur.

Bu döneminde en olumlu yanı 2017 yılında -47,3-milyar Dolar olan “cari işlemler dengesinin” 2019 yılında 1.7-milyar Dolar düzeyine gelmiş olmasıdır.

TCMB brüt döviz rezervleri 107-milyar Dolardan 2020/Mart ayında 95-milyar Dolar düzeyine gelmiştir.

CDS primleri ise 160 dan 580 e çıkmıştır.

Yeni Ekonomi Programında büyümenin 2019 yılının son çeyreğindeki olumlu büyüme oranı ile 2020 yılında %5 olacağı öngörülmesine karşın, bunun mümkün olamayabileceği ağırlık kazanmıştır.

Covid-19 Işığında Ekonomik Tedbirler Ve Ekonomiyi Bekleyen Tehlikeler:

Covid-19 nedeniyle ABD başta olmak üzere, Almanya ve diğer bazı AB ülkeleri, Japonya, Canada gibi ülkeler büyük miktarda parasal genişleme ve vatandaşları için önemli miktarlarda çeşitli sosyal destek kararları almışlardır.

Türkiye ekonomisinde ise bir müddettir Merkez Bankası piyasaya açık piyasa işlemleri kanalıyla para arzında bulunarak genişlemeci politikalar benimsemiştir. Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle yaşanılan sürecin ekonomiye, piyasaya, üretime ve istihdama olumsuz etkisinin mümkün olan en az seviyeye indirmek ve bankaların ellerinde bulundurduğu kaynakların en etkin şekilde kullanılmasını sağlamak amacıyla (özellikle özel bankaların kredi vermekte sıcak davranmamaları üzerine) bankaların aktif rasyolarında 1 Mayıs 2020 den itibaren geçerli olmak üzere düzenleme yapılmış, kredi limitleri mevduat ve katılım bankaları için yasal olarak genişletilmiştir.

Covid-19 un yıkıcı tahribatı ile 2020/Nisan ayından itibaren parasal genişleme daha önemli hale gelmiştir. Bu kapsamda, TCMB’nin resmi verilerine göre 12 Nisan 2019 da 135-Milyar TL olan dolaşımdaki para miktarı, 10 Nisan 2020 de 197-milyar TL tutara çıkmıştır. Bu genişlemelerin enflasyon yaratacağı beklentisi kısa vadede talep kısıtlılığına bağlı olarak güçlü bir mantık içermese de, orta ve uzun vadede etkileri önemli olacaktır. Ayrıca, krediye ulaşmakta zorlanan iş dünyası ile gelir kaybına uğrayan nüfus için bu parasal kaynağa adil bir şekilde ulaşıp ulaşamadıkları ve nihayetinde bu kaynağın nerede, nasıl kullanıldığı sorusu gündeme gelecektir.

TCMB genişlemeci politika nedeniyle referans faiz oranını 100 baz puan düşürmüş, haftalık repo faizini %9.75 olarak belirlemiş, üç ay vadeli ihale açma kararı almış, zorunlu karşılık oranını döviz için %5 e düşürmüş, reeskont kredi tutarını 60-milyar TL olarak belirlemiş, işsizlik fonundaki DİBS alma kararı almış, tahvil alım kararı almış, bankaların likidite ihtiyaçlarını karşılamaya başlamıştır.

TCMB verilerine göre Yabacı Para (YP) para arzı vadesiz mevduatta 12 Nisan 2019 da 256-milyar TL den, 10 Nisan 2020 de 422-milyar TL ye; vadeli mevduat hesabında yer alan YP para arzı ise aynı tarihler arasında 771-milyar TL den 884-milyar TL ye gelmiştir.

Merkez Bankasının verilerine göre, Mart 2020 sonu itibariyle, yurtiçi yerleşiklerin bankalardaki döviz mevduatları 197-milyar USD üzerindedir. Yılın ilk 3 ayında Türkiye’den çıkan net döviz miktarı 6,9-milyar USD’ ı aşmıştır. Bir diğer ifadeyle, parasal genişleme piyasa ekonomisinde karşılığını bulmamış, döviz yatırımlarında sonlanmıştır. Kaldı ki, döviz kurunun çok kısa sürede (2020 Mart, Nisan) TL karşısında bu denli artmasının başka bir gerekçesi de olamaz. Bu yatırımın bir kısmi spekülatif nedenle, bir kısmı ithalat kaynaklı, önemli bir kısmı ise kısa vadeli dış borç yükümlülüğü karşılığında tutulduğu açıktır.

Ekonomide üretim yapmama/yapamama gelir eksikliği ve dolayısıyla işsizliğe, bu durum yatırımlar için gerekli tasarruf açığına, tasarruf açıkları yatırımların düşmesine ve bu durumda yine üretim yetersizliğine yol açarak kısır bir döngü (vicious circle) yaratmaktadır.

Covid-19 krizi, ülkemiz örneğinde krizin üstüne kriz bindirmesi nedeniyle tam bir çıkmaz yaratmış, işsizlik ciddi düzeyde artmış ve halen daha da artması beklenmektedir. Covid-19 vakasının Çine göre 3 ay, AB ülkelerine göre 1-2 ay sonra yaşanması bir miktar olumlu etki yaratmış, krizin vurucu etkileri çok sonra yaşanmaya başlamıştır.

Bu kapsamda ülkemizde de en düşük emekli maaşlarının artırılması, kredi vermeye ilişkin aktif rasyoları kanalıyla kredi imkanlarını genişletilmesi, kısa çalışma ödeneği gibi tedbirlerin devreye alınması, özel bir kanun düzenlemesi ile bu dönemde işten çıkarmanın yasal olarak mümkün olmaması, ücretsiz izne ayrılanlara kısmi ödemeler-nakdi destekler, kısa vadeli çözümler olan çeşitli gıda ve nakit yardımları ile sübvansiyonların artırılması, iş yeri kiralarının ödenememesi nedeniyle bu dönemde tahliye davaları açılamaması, bir kısım mükellefin bazı vergi türlerinde vergi beyanlarının ve vergi ödemelerinin ve sosyal güvenlik primlerinin ertelenmesi gibi tedbirlerin alınması zorunlu hale gelmiştir.

Bu önlemlerin bir kısmı bütçe verileri üzerinde önemli sonuçlar doğurmuş, Hazine Ve Maliye Bakanlığının 2020/Mart ayı bütçe gerçekleşme raporunda gelir ve gider açığı ciddi düzeyde artarak bütçe açığı -29.6-Milyar TL olmuştur. Sadece 2020/Mart ayında ise bütçe açığı -43.7-Milyar TL olarak gerçekleşmiş olup, Mart verileri bütçenin kimyasını tamamen bozmuştur. Konsolide ve aylık bütçe verileri, 2019 yılına göre daha kötü sonuç vermiştir. Hazinenin sadece 2020/Mart ayında nakit açığı 40.445-Milyon TL olarak gerçekleşmiş, tüm dengeler bozulmuştur.

Bütçe giderleri ile gelirleri senkronize olmadığından kısa vadede bütçe giderleri bütçe gelirlerine hızla tepki verememektedir. Senkronizasyon sorunu, orta ve uzun vadede giderilebilir.

Fakat, bütçe üzerindeki bu olumsuz etkinin geçici olduğunu, Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında ödenmesi gerekirken ertelenen, hatta 10, 11 ve 12. Aylara ertelenen vergi ve sosyal güvenlik primlerinin etkisiyle yıl sonuna kadar bu ödemelerin dengeleyici bir işlev göreceğini düşünmekteyiz.

Türkiye’nin kısa vadeli dış borç geri ödeme yükünün bü­yüklüğü ve ihracatın düşmesi nedeniyle, mevcut durumda bir dış borç çevirme sorunu bulunduğu değerlendirilmektedir. Özellikle, turizm gibi ülke ekonomisi için önemli bir sektörün, döviz girdisi sağlayan sağlam bir kaynağın yılın ikinci çeyreğinde de olumsuz etkilenmesi bu krizin varlığını daha iyi ortaya koyacaktır.

Keza, yukarıda ifade ettiğimiz üzere Türkiye’nin CDS primlerinin çok yükselmiş olması da dış borç bulmayı zorlaştırmaktadır. Hükümet, IMF gibi kuruluşlardan kaynak te­min etme konusunu henüz dikkate almamakta, bunun yerine çeşitli merkez bankaları ile “swap” imkanlarını değerlendirmektedir. International Monetary Funda-IMF, Korona virüs salgınına karşı verilen mücadeleye destek olmak için 1-Trilyon USD tutarında bir paket açıklamıştır. Türkiye’nin bir siyasi tercih olarak, bu paketten yararlanmak isteyen ülkeler arasında yer almadığı bilinmektedir.

Gelinen nokta itibariyle işsizlik olgusunu türetilmiş bir sorun olarak görürsek, “bütçe açığı”, “dış borç ödeyememe sorunu” ve “enflasyon” önemli sorunlar haline gelecektir.

Enflasyon açısından toplam talebin çok düşmesi, girdi maliyetlerinde azalmalar avantaj olmakla beraber, döviz kuru artışı (ulaşım ve lojistik kısıtlamalarının kısıtlı süreceği düşünüldüğünde) kalıcı olmayan kısa vadeli enflasyon yaratacaktır. Bu etkenin hangisi büyük olur ve iyi yönetilirse hedefe daha çok yaklaşılacaktır.

Küçülen bir ekonomide vergi gelirlerinin düşmesi ve tahsilat imkansızlığı ile oluşan bir bütçe açığı, diğer taraftan kısa vadeli dış borç geri ödemeleri makro en temel sorunlar olmasına karşın, çözümleri enflasyon ve faiz üzerinde etkili olacaktır.

Bütçe açıklarının iç borçlanma kanalıyla temini, mevcut iktisadi yapı içerisinde mümkün gözükmese bile, bu durumda zaten fon bulmakta zorlanan ekonomiyi daha da zorlayacak, TL cinsi faizlerin artmasına neden olacak, bu durum ise son aylarda düşük faiz politikası güden TCMB politikalarına aykırı sonuçlar doğuracaktır. Fakat, bu politika döviz üzerindeki baskıyı hafifletmenin en doğal ve tabi bir sonucu olarak görülmelidir. Aksi takdirde, yükselen döviz kuru nedeniyle zaten enflasyon bir darbe alacaktır. Bize göre, döviz kurunun yükselmesi kalıcı enflasyon belirtisi yaratmayacağından çok tehlikeli değildir. Fakat, ithalat kanalıyla orta vadede ihracat üzerinde etkili olacaktır.

Parasal genişlemenin bu dönemde dikkate değer bir tarafı vardır, bu kaynak iç talebin çok daralması nedeniyle ithalatçılar veya döviz yatırımcılarına giderse hem dış ticaret açığı, hem kur artışı gündeme gelebilir. Daha önce KGF kredileri ithalat için kullanılmıştı. Kaldı ki, para arzının artmasının toplumun dar gelirleri büyük kesimine ulaşmadığı gerekçesi ile Maliye Bakanlığı bütçeden aktarmasız gelir transferi yapmaya başlamak zorunda kalmıştır.

Bu çerçevede, genişlemenin kısa ve orta vadeli formülasyonları üzerinde durulması gerekmektedir. Parasal genişleme, döviz talebini artırırken, TL faizinin düşmesi kanalıyla ayrıca döviz kurları üzerinde yukarı yönlü baskılar doğurmaktadır. Yukarıda ifade edildiği üzere, parasal genişlemenin olduğu dönemde vadeli ve vadesiz döviz tevdiat hesapları çok artmıştır.

Türkiye, 2018 ve 2019 yıllarında döviz cinsinden GSYHnın küçülmesi nedeniyle “cari işlemler fazlası” vermiştir. İthalatın azalması, 34,5-milyar Dolar (2019) tutarındaki turizm gelirlerinin önemli düzeyde artması ve uluslararası piyasalardan borçlanma imkanları etkili olmuştur. Fakat, ihracat ve turizm gelirlerindeki olumsuz sonuçların etkisiyle önümüzdeki dönemlerde dövize erişim imkanı bulamaz ise sorun daha da ağırlaşabilir.

İhracatımızın sadece AB üyesi 28 ülkeye %49-51’inin gerçekleştiği, AB üyesi olmayan ülkeleri kattığımızda oranın daha yüksek olduğu; buna karşın bu ülkelerden ithalatımızın %32 sinin gerçekleştiğini, corona virüsten en çok şu an itibariyle AB ülkelerinin etkilendiğini düşündüğümüzde tehlike daha da çok artmaktadır.

Turizm açısından bakarsak ise, 2019 da 51.000 turist ülkemize gelmiş, toplam 34.5-Milyar USD döviz geliri elde edilmiştir. 2019 yılı turizm verileri incelendiğinde, yaklaşık 10-Milyar USD’nin ilk 5 ayda geldiği anlaşılmaktadır. Yaklaşık 17,5-Milyar USD gelir ise Haziran-Eylül döneminde elde edilmiştir. 2020 YEP nda ise turizm geliri beklentisi 41-Milyar Dolardı. Vadesi bir yıl içinde gelen kısa vadeli borçların milli gelire oranı yaklaşıl yüzde 20 seviyesinde olduğunu hatırlatmak isteriz.

Ali Çakmakçı