Referandum Sonrası İçin Bir Değerlendirme

Mahfi Eğilmez – 17.04.2017

Pirus Zaferi

Yunan kolonisi Epirus’un kralı Pirus (Pyrrhus) Roma topraklarını ele geçirmek amacıyla 20 filin desteklediği 25 bin askerden oluşan ordusuyla M.Ö. 280 yılında İtalya topraklarına girer ve ilerlemeye başlar. Önce Roma komutanı Laevinus ve ordusuyla Heraklia’da savaşır. Roma ordusunun büyük kayıplarına karşılık Pirus da 3 bin dolayında birinci sınıf askerini kaybeder. Romalıların çekilmesini izleyerek yoluna devam eden Pirus, Apulia’yı ele geçirir. Romalılar bu kez Kamu Konsülü Decius Mus’un yönettiği bir orduyla durdurmak isterler Pirus’u. M.Ö. 279 yılında Apulia’daki Asculum Savaşının da kazananı Pirus olur. Ne var ki bu zaferi kazanırken ordusunun üçte birini daha kaybetmiştir.

Yunan filozofu Plutarkos bir seri biyografiyi kapsayan Paralel Yaşamlar adlı eserinin Pirus’a ayrılmış bölümünde savaşı şöyle anlatıyor: “…güneş batana kadar savaştılar, gece çöktüğünde istemeden ayrıldılar, Pirus omuzundan bir cirit darbesiyle yaralanmıştı, iki tarafın da ordusu neredeyse yok olmuştu.”

Pirus, kalan askerleriyle birlikte hiçbir şey elde edemediği ama görünürde bir zafer kazandığı bu büyük savaş sonrasında Epirus’a geri döner. Pirus’un bu savaş sonrasında “Tanrım bana bir daha böyle zafer verme” dediği öne sürülür.

Referandum sonuçları birçok kişi gibi bende de Pirus çağrışımı yaptı. Bu bir seçim değildi kuşkusuz ama ne var ki iktidar partisi tarafından seçim gibi yürütüldü kampanya. İktidar partisi, kullanılan bütün orantısız olanaklara, olağanüstü hal uygulamasına, çeşitli baskılara, YSK’nın yasaya aykırılığı açık olan kararına karşın daha önceki seçimlerde hep kazandığı başta İstanbul, Ankara olmak üzere birçok ilde ciddi kayıplarla karşılaştı.

Öte yandan herhangi bir seçimde ya da halka götürülen bir kararda yüzde 51,4 çoğunluk yeter belki ama Anayasa gibi toplumsal uzlaşma sözleşmesinin yüzde 51,4 çoğunlukla kabul edilmesi çok farklı bir şeydir. 1961 Anayasası’nın yüzde 62, 1982 Anayasası’nın yüzde 91 evet oyuyla referandumda kabul edildiğini göz önünde tutarsak bunun ne anlama geldiği kolayca ortaya çıkar.

Özetle söylemek gerekirse bu referandumdan bir zafer çıkmış gibi görünse de bu zafer daha çok bir Pirus zaferini andırmaktadır.

Ekonominin Geldiği Nokta

Türkiye ekonomisi 2002 ile 2008 arasında oldukça parlak bir görüntü verdi. Bunun nedenlerini bu blogda birçok kez yazdım o nedenle tekrarlamayacağım. Ama IMF’nin parasal desteği, bankacılık reformu, bütçe ve borçlanma reformu, AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması bunların belki de en temel nedenleriydi. Ekonomi 2008 ile 2010 arasında ivme kaybetmeye başladı. Sonrasında ise patinaj dönemi geldi.

Türkiye ekonomisi referandum sabahında enflasyonun yeniden çift haneye yerleştiği, büyümenin potansiyel büyüme oranının neredeyse yarısına gerilediği, TL’nin bütün benzer ekonomilerin paralarından daha fazla değer kaybettiği, cari açığın hala yüzde 4’ün üzerinde olduğu, faizlerin yükseldiği ve buna karşın kurun da enflasyonun da frenlenemediği bir görünüm içindeydi.

Referandumun hemen ertesinde iki veri birden açıklandı. İşsizlik yüzde 13 gibi çok yüksek bir düzeye ulaştı. Son 4 haftada iş için başvurmadığı halde iş olursa hemen başvuracağını söyleyenleri de hesaba katarak bakarsak gerçek işsizlik oranı yüzde 19,6 çıkıyor. 15 – 24 yaş arasını kapsayan gençlerdeki işsizlik oranı yüzde 24,5 ile kabul edilmesi çok güç bir orana yükselmiş bulunuyor. Aynı gün Mart ayı bütçe gerçekleşmeleri açıklandı. Geçen yılın ilk üç ayında 46 milyon TL fazla vermiş olan bütçe, bu yılın ilk üç ayında 14,9 milyar TL açık vermiş bulunuyor. Hazine nakit dengesinin aynı dönemde 22,6 milyar TL açık vermiş olduğu da dikkate alındığında referanduma yönelik olarak çok ciddi bir gevşeme politikası izlendiği ortaya çıkıyor.

Özetle söylemek gerekirse Türkiye ekonomisi bugün ciddi bir darboğazda bulunuyor.

Bundan Sonrası

İktidar partisinin karşısında bugünden başlayarak iki seçenek var: (1) Türkiye ekonomisinin bir darboğazda olduğunu kabul ederek ona göre politikalar üretmek. (2) Mevcut durumu geçici bir durum kabul edip 2019’da yapılacak Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçimlerini düşünerek politikalar uygulamak.

Eğer ilk seçenekle yola çıkılacak olursa ilk aşamada bütçeye getirilen bu ek yükleri toparlamak gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin bugün elindeki tek ekonomi öyküsü mali disiplindir. Eğer bunu da kaybedecek olursak zaten sıkıntıya girmeye başlamış olan dış finansman meselesi iyiden iyiye zorlaşabilir. Bunun hemen ardından gerçek anlamda yapısal reformlara girişmek gerekecek. Bu seçenek iki yıl içinde ekonominin toparlanmasını ve seçime öyle girilmesini sağlayabilir. Avrupa Birliği ile ilişkileri hızla toparlamaya çalışmak da bu seçeneğin önemli parçalarından birisidir. Ama bu yapılanlar bu kadar kısa bir sürede vatandaşa ne kadar olumlu yansır onu bilmek mümkün değil.

İkinci seçenek dikkate alınarak yola çıkılacak olursa büyümeyi yükseltebilmek için tıpkı referandumdan önce yapıldığı gibi vergi indirimlerine gidilerek, harcamaları artırarak, af yasaları getirilerek bir gevşeme politikası izlenebilir. Avrupa Birliği ile ilişkilerin iyileştirilmesine çaba gösterilmeyebilir. Bu durumda belki oy getirecek adımlar atılmış olabilir ama bu yoldaki gidiş ekonomiyi içinden çıkılmaz labirentlere sokar.

Türkiye’nin geleceği için, ne pahasına olursa olsun, birinci yolun seçilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Not: Yapısal Reformlar konusunda benim düşündüklerimin yapılanlarla ne kadar ters olduğunun kanıtı buradadır:
http://www.mahfiegilmez.com/2015/10/guncellenmis-yapsal-reformlar-rehberi.html