Güçlü, eşit ve adil bir vergi sistemi, ama nasıl? (II)

1- Milyon TL Değerinde Olan Ticari Plakaların Elden Çıkartılmasının Vergi Dışı Bırakılması:

Taksi, dolmuş, minibüs ve umum servis araçlarına ait ticari plakaların elden çıkarılmasından doğan kazançların tamamı süre sınırı tanınmaksızın, başka bir şart da aranmaksızın 2018 yılında yapılan bir düzenlemeyle tamamen vergi dışı bırakılmıştır.

Bildiğimiz üzere, bu tür plakalar için ülkemizde kota uygulaması bulunmakta, çok sınırlı sayıda bulunmakta olup, değerleri birkaç milyon TL olarak alım satıma konu edilmektedir.

Bu kadar büyük bir rantın, sadece çok küçük bir sermaye grubunu korumak amacıyla vergi dışında bırakmanın vergi adaletiyle bağdaşmadığı düşüncesindeyiz. Bu sektörün, nerdeyse şoför dışında istihdam yaratmayan, zaten gelir vergisi de ödemeyen bir sektör olduğu açıktır.  Bu nedenle, haksız vergi kaybının önüne geçilerek süre sınırı olmaksızın sermaye niteliğindeki plakaların elden çıkartılmaları vergiye tabi olmalıdır.

2- Ticari, Zırai ve Serbest Meslek Erbaplarının Gelir/Kazançları Da Ücret Gibi Nispeten Düşük Vergilendirilmelidir:

Gelir Vergisi Kanunu (GVK)nda yer alan 7 gelir unsurundan birisi olan ticari ve zırai kazançlar ile serbest meslek kazançları için de GVK’nda ücrete benzer şekilde pozitif ayrımcılık içeren bir vergi tarifesine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Menkul sermaye iradı, gayrimenkul sermaye iradı ve değer artış kazancı gibi doğrudan sermaye üzerinden gelir getiren, arzi nitelikte, istihdama katkıları neredeyse yok denecek kadar az olan, ekonomide istikrarı olumsuz etkileyen/etkileyebilecek olan bu tür kazançlara nazaran bu gelir unsurlarının bize göre daha düşük oranda vergilendirilmesi gerekmektedir.

Ücret, en zayıf gelir unsuru sayılmasına karşın, ekonomide istikrar ve istihdama ciddi düzeyde katkı sağlayan ticari ve zırai kazançlar ile serbest meslek kazançları için de pozitif ayrımcılık taşıyan bir vergi politikasına ihtiyaç bulunduğunu düşünmekteyiz.

Bu kapsamda, ücret en düşük; ticari, zırai ve serbest meslek kazançları orta düzeyde, menkul sermaye iradı, gayrimenkul sermaye iradı ve değer artış kazancı-arzi kazançlar en yüksek oranda vergilendirilmelidir.

Son yapılan yasal düzenleme ile üst oran %35 ten %40 a çıkartılmıştı. Bunun için GVK’nın 103. Maddesinde revizyon gerektiği açıktır.

3- Kayıtdışı Satışlar-Sahte Belge Kullanma Yoğunluğuna Karşı “Emsal Menkul Sermaye İradı” Hükmü Getirilmelidir:

Bildiğimiz üzere ülkemizde özellikle orta ve küçük işletmelerde ciddi düzeylerde kayıtdışı işlemler bulunmaktadır. Türkiye’de şirketler kayıtdışı işlemlerini genelde sistem dışında izleyerek, bu satışlara ilişkin fonları cari hesaplar kanalıyla şirketlere herhangi bir nema sağlamadan geri getirmektedirler. Bazen ise çıkartılan af veya varlık barışı şeklindeki düzenlemelerle çok cüzi oranlarda vergiler ödeyerek geri getirmektedirler. Aksi takdirde, şirketlerin görünen sermayesi esas itibariyle zamanla ciddi düzeyde eridiğinden bahsi geçen şirketler tarafından mutlaka zaman içinde bu fona ihtiyaç duyulmakta olup; bu ihtiyaç olan fonlar ise cari hesaplar kanalıyla bir şekilde şirketlere geri dönmektedir.

Şirket ortaklarının cari hesap yoluyla şirkete koydukları ödünç fonlar için menkul sermaye iradları bölümünde alacak faizleri için bir “Emsal Güvenlik Maddesi” gibi bir maddenin bulunmasının çok sağlıklı ve bütçe gelirleri üzerinde önemli etkisi olabileceği düşüncesi bulunmaktadır. Şöyle ki; şirket ortaklarının şirkete verdikleri fonlar nedeniyle emsal faiz oranında bir faizin (MB kısa vadeli avans veya reeskont oranı, mevduat faizi, azami mevduat faiz oranı, Libor vb) gerçek kişi ortak adına tahakkuk etmesine yönelik “emsal güvenlik maddesi” ile Hazinenin asgari düzeyde mevduat faizi vb tutarında bir menkul sermaye iradını vergilendirmeden mahrum kalması engellenirken, gerçek kişi ortağın da herhangi bir şekilde nema sağlamadan şirkete önemli düzeyde para kullandırmasının mantıksal bir gerekçesi doğmaktadır.

Kaldı ki, 213 sayılı VUK’un 3. maddesine göre gerçek kişi ortak tarafından uzun süreli çok önemli tutardaki fonların herhangi bir nema sağlamadan verilmesi “iktisadi, ticari ve teknik” icaplara da aykırıdır. Elbette bu durumu iddia eden ispatla mükellef olmakla beraber, nerden buldun gibi yasal bir düzenlemenin olmaması kayıtdışının çözümünde samimi düzenlemelere ihtiyaç duyulmasına neden olmaktadır. Ayrıca, bu tür şirketlerin ortaklarına genelde kar dağıtımında da bulunmadıkları bilinmektedir. Buna karşın, kurum şeklindeki ortaklar için düzenlemeye ise “transfer fiyatlandırması” hükmü bulunması nedeniyle bu konuda özel bir düzenlemeye bize göre ihtiyaç bulunmamaktadır. Cari hesap kaynaklı ödünç paranın gerçek kişi ortağın hangi şirketinden geldiği ise bu durumda zaten önemli olmayabilecektir.

Böylece, bahsi geçen model ile şirket ortaklarının şirkete vermiş olduğu yüksek tutardaki uzun vadeli fonların doğrudan borç yerine, sermaye olarak dönmesini teşvik etmekle birlikte, nihayetinde sermaye yapıları erimemiş daha güçlü şirketlerimiz oluşacaktır.

Hazine ise %40’a kadar vergilendirilme yapmak suretiyle daha çok vergi geliri elde etmiş olacaktır. Bir diğer ifadeyle vergi kapasitesi artırılacaktır. Doğrudan şirket yerine şirket ortaklarının ilgili bulunduğu 3. Dereceye kadar (bu derece dahil) ilişkili kişilerden yapılan borçlanmalar da kapsama dahil edilebilir. Bu durum, kayıtdışının ve sahte belge kullanımının bir nebze de olsa terk edilmesine neden olabilecektir, zira sözkonusu paralar vergisi ödenmeden sisteme geri dönmeyecektir.

Şirket ortakları, artık kayıtdışı, sahte belge kullanımı gibi bu tür işlemlerin bir bedeli olduğunu, bu bedeli ödemeden bu işlemleri gerçekleştiremeyeceklerini anlayacakladır.

Her ne kadar menkul sermaye iradında “hukuki ve ekonomik tasarruf ilkesi” benimsenmiş olsa da; buraya konu edilen alacak faizleri için “elde edilmiş sayılır” gibi özel bir düzenleme ile konu hukuki mahiyet kazanmış olabilir.

Kaldı ki, daha önce Kanunla olmasa da, Genel Tebliğle para faizsiz-ev kirasız gibi muvazaalı durumlara ilişkin çeşitli önlemlerin alındığını hepimiz bilmekteyiz. İlaveten, gayrimenkul sermaye iradında taşınmazın bedelsiz ve emsal bedelin altında kiralanması durumunda emsal bedel uygulaması gündeme gelirken, paranın kullanımında böyle bir düzenlemeye neden ihtiyaç duyulmadığını sorgulamak gerekebilir.

Bu model, ayı zamanda ücret gibi zayıf gelir unsurlarını, güçlü sermaye unsurlarına karşı hem gelir adaleti açısından koruyacaktır; hem de vergilendirme kapasitesini artırarak fonların şirkete dönmese bile kayıtlı banka/finans sistemine dönmesine neden olacak, ayrıca para üzerinden para kazananları daha çok vergilendirmeye yol açarak sosyal dengeyi ve Anayasaya göre eşitlik ilkesinin teminine yardımcı olacaktır[1].

Sonuç itibariyle, böyle bir model ile kayıtdışı satışlar ve sahte belge kullanımı önemli düzeyde azalacak, dolayısıyla vergi kayıpları azalacak, Hazinenin vergi kapasitesi artacak, gelir adaleti daha güçlü sağlanacak, reel sektör sermayeleri finans sektörüne karşı daha güçlü olacak ve nihayetinde “nakit sermaye indirimi” gibi vergi harcaması azalarak bütçe üzerindeki yük te azalması gibi pek çok soruna nispi bir çözüm getirilecektir. Şirket ortakları gerçek kişiler de toplumun kaynağını daha etkin kullanma imkanına sahip olacaklardır.

[1] Konu ile ilgili detaylı Makalemiz internet adresimizde yer almaktadır: “https://www.adenymm.com.tr/menkul-sermaye-iratlarinda-emsal-guvenlik-maddesi-olabilir-mi-olmali-mi”

Ali Çakmakçı

Google Play'den ücretsiz indirin
SİZ DE BİNLERCE YATIRIMCI GİBİ PARA & BORSA MOBİL UYGULAMASINI ÜCRETSİZ İNDİREREK GÜNCEL PİYASA YORUMLARINA ULAŞMAK İÇİN HEMEN BURAYA TIKLAYIN