Güçlü, eşit ve adil bir vergi sistemi, ama nasıl? (I)

I-Giriş:

Bütçe, genel anlamda belirli bir zaman süresini kapsayan bir “finansman planı”dır. Hukuki tarafı ile; devletin gelirlerini toplamasına izin, giderlerini yapmasına yetki veren bir kanun, mali açıdan ise devletin izlemeyi amaçladığı sosyo-ekonomik politikanın bir aynası, planlama-programlama açısından; gelir ve gider öngörülerini yansıtan bir belge mahiyetini taşımaktadır[1].

Bütçe kısaca ifade edilecek olursa; devletin belli bir dönem periyodunda doğan gelirleri ile giderlerini ve sözkonusu gelir ve giderleri arasındaki farkın nasıl kapatıldığını ya da bütçe kaynaklarının nasıl kullanıldığını gösteren ve yasal zemini olan bir tür bilançodur. Bütçede yer alan sözkonusu hizmet giderleri ve borçlar için temel finansman kaynağı kamu gelirleridir.

Kamu gelirleri “dar anlamda” merkezi yönetim tarafından sağlanan çeşitli gelirlerden oluşmaktadır. “Geniş anlamda kamu geliri” ise merkezi hükümet tarafından sağlanan gelirlerle birlikte, yerel yönetim kuruluşlarının, parafiskal nitelikteki kuruluşların ve de kamu niteliğine haiz iktisadi işletmelerin, yani KİT’lerin gelirlerini de kapsamaktadır. Bu iki tür kamu geliri tanımının temel farklılığı ise, dar anlamdaki tanımı çerçevesinde sağlanan merkezi hükümet gelirlerinin cebrilik taşımasına rağmen, geniş anlamdaki kamu gelirinin nispeten cebrilik kavramından uzaklaşmasıdır.

Bütçenin vazgeçilemez kalemlerinden biri olan vergi kamusal hizmetlerin gerektirdiği giderler ile var olan kamu borçları dolayısıyla ortaya çıkan faiz ve anapara şeklindeki yükleri karşılamak amacıyla Anayasa’nın vermiş olduğu yetki ve sahip bulunulan egemenlik gücü çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilerden karşılıksız ve cebri olarak alınan para şeklindeki ödemelerdir.

Bazı gerçek ve tüzel kişilerden vergi alınmamasını devletin izlemiş olduğu sosyal, siyasal, ekonomik ve mali nedenlerde aramak gerekmektedir. Vergi geliri, devletin yüklenmiş bulunduğu mali ve mali olmayan fonksiyonlarını yerine getirebilmesinde sürekli niteliğe haiz bir tür gelirdir. Verginin klasik amacı bütçe denkliğinin sağlanması ve kamu giderlerinin karşılanması olmakla birlikte, çağdaş düşünce sahipleri verginin bir finansman aracı olmasından çok daha fazla görevler taşıdığını ifade etmektedirler.

Vergi gelir adaleti, enflasyon, dış açık, borçlanma gereği gibi ekonomik, sosyal ve siyasal nedenlerle politika aracı olmaktadır. Bize göre vergi politikaları ülkemizde bütçe geliri olma niteliği dışında kendisinden beklenen gelir adaleti, kalkınma, adil nüfus dağılımı, tam istihdam, büyüme, yatırımların bölgelere adil dağılımı, fiyat istikrarı gibi amaçlara neredeyse hiç hizmet etmemiş veya beklenen etkileri yapamamış, kendisine yüklenen görevleri ifa edememiştir.

Türk vergi sistemi ve vergi politikası, 1950’li ve özellikle 1960’lı yıllardan itibaren sürekli değişen ve gelişen bir görünüm arz etmektedir. Bu vergi politikaları zamanla çağın gerisinde kalmış, bazen batıdan alıntı yapılarak günümüze revize edilmiş, çoğu zaman ise siyasi baskılar nedeniyle toplumsal refaha aykırı şekilde çok kısıtlı sayıda kişilerin, grupların veya zümrelerin menfaatine hizmet edecek şekilde hayata kazandırılmış veya revize edilmiş, bazense gelecekte yaşanması muhtemel gelişmelere ayak uyduramayacak şekilde tasarlandığından çoğunlukla yama yapılarak revize edilmeye çalışılmıştır.

Bir vergi sisteminin kalitesi, değişmeden uzun süre hayatta kalabilmesine, kendisinden beklenen amaçları sağlamasına bağlıdır. Bu kalite tesisi ise, ciddi düzeyde bir deneyim ile öngörünün olduğu ve siyasi korumacılığın olmadığı[2] bir ortamda kanun hazırlanmasını zorunlu kılmaktadır.

İsviçre gibi bazı batı Avrupa ülkeleri ve ABD vergi sistemlerine benzer “federatif vergi sistemleri” bulunduğundan, yatırımları kendi bölgelerine çekmek için bölgeler arasından yapılan “vergi rekabetine” benzer bir yapı ülkemizde bulunmamaktadır. Bu tür ülkelerde, bölgeler çeşitli kantonlara ayrılarak, kısmi bağımsız bir vergi politikası izleyebilmektedirler. Vergilendirme yetkisi kapsamında federal yönetimlerin yetkileri olduğu gibi, eyalet yönetimleri ve mahalli idarelerin de çeşitli seviyelerde yetkileri bulunmaktadır. Bu vergi rekabeti, “Tiebout Modeli” olarak ifade literatürde yer almaktadır.

Tiebout, yerel yönetimlerin sağladıkları kamu mal ve hizmetleri ve uyguladıkları vergi  oranları  aracılığıyla, mobil  olan  yerel  tüketicileri, optimum  büyüklüğü sağlayıncaya  kadar (modelde halka  kamu  malları  sağlamanın  kişi  başına  düşen  maliyeti,  yerleşiklerin sayısının U şeklinde bir fonksiyonu olarak ifade edilmektedir) kendi  bölgelerine çekerek (Amaç),  etkin  hizmet  sunumunu gerçekleştirebileceklerini belirtmiştir.  Kusursuz  bir  mobilite  içinde  olan  bireyler, kendi  tercihlerine  uygun  olarak  hizmet  ve  vergi  paketi  sunan  bölgelere yerleşeceklerdir[3]. Ülkemizde ise buna olanak tanıyan neredeyse hiçbir mekanizmanın olmaması nedeniyle (yatırım teşvikleri hariç) sadece bir şehrin nufüsu ülke nufusunun yüzde yirmisine dayanmış durumdadır.

Dolayısıyla, ülkemizdeki vergi sistemi üretim, fiyat istikrarı içinde istihdam, büyüme, bütçe dengeleri, kalkınma, nüfus dağılımı gibi kavramlar için aranan vergi rekabetini kendi içinde sağlamak, sürdürmek ve dengelemek zorundadır.

Mevcut vergi sisteminde bize göre gözden geçirilmesinde yarar gördüğümüz bir kısım hususları kişisel görüşlerimiz kapsamında kısa ve yalın bir halde paylaşmak isteriz. Aşağıda ifade ettiğimiz bazı temel hususların altyapısı tartışılabilir, daha sağlıklı temellere oturtulabilir. Burada önemli olan olgu, vergisel prensipleri belirlemek ve odaklanmaktır. Sorunlar ancak bu şekilde aşılır ve azaltılabilir.

Çalışmamız birkaç makaleden oluştuğu için ilk bölümü aşağıda yer almaktadır:

II-Vergi Kanunlarında Bazı Eksikliklere/Hatalara İlişkin Gözlemlerimiz:

1- Gereksiz, Topluma Hizmet Etmeyen Veya Çok Düşük Hizmet Eden Sınıfsal İstisnalar-Muafiyetler Kaldırılmalıdır-Moral Hazard Tehlikesi:

Türk vergi sistemimizde her ne kadar basit bir -kanun gerekçesi- bulunsa dahi, kime, hangi iktisadi veya mali rasyonalite ile hizmet ettiği anlaşılmayan, toplumun büyük çoğunluğu yerine sadece “azınlık” küçük bir kesimini önemli ve orantısız bir düzeyde koruyan, Anayasanın eşitlik ilkesi, mali güce göre vergi alınmasını benimseyen temel kurallarına aykırı pek çok kanun hükmüyle karşılaşmaktayız.

Bir kanun veya kanun hükmü, toplumda bazı vergiye tabi işlemler/olaylar için “istisna”, bazı mükellefler için “muafiyet”, bazılarına da özel “teşvikler” getirirken, bu siyasi kararların her birinin toplumsal açıdan “sosyal yararının” “sosyal maliyetinin” üzerinde olması beklenir. Yani, böyle bir hükümle bazı kişilere tanınan özel imtiyazlar kanalıyla toplumun geneline olan yararının, toplumun (toplumun tamamının üzerinde Anayasaya göre hak talep edecekleri vergi tutarına) vergi maliyetlerine göre güçlü, mantıklı, tutarlı, rasyonel bazı hukuki ve iktisadi, sosyal, kültürel, siyasi gerekçelere sahip olunması gerekmektedir. Bir diğer ifadeyle, vergi kanunlarında sağlanan teşvikler, istisna veya muafiyetlerin;

  • Kim için,
  • Hangi gerekçeyle,
  • Toplumun yararına olup olmadığıyla,
  • Bir küçük grubu, tüm toplumun yararına aykırı şekilde,
  • Önemli ölçüde koruyup korumadığı,
  • Böyle bir teşvikin, istisna veya muafiyetin toplumun tamamına maliyetinden çok daha fazla yarar sağlayıp sağlamadığı,
  • Toplumsal huzura, barışa, adalet ve diğer değişkenlere hizmet edip etmediğinin,

Her hal ve şart altında sorgulanması gerekmektedir.

Bir devlet, bir bakanlık veya herhangi bir idari organ alacağı kararlarda sosyal yararı sosyal maliyeti üzerinde olan politikaları kendi arasında bir öncelik sırlamasına sokarak toplumsal refah üzerindeki en etkili kararları almaya çalışmalıdır. Doğal tekeller bunun en iyi örneği olup, bu tür sosyal faydası sosyal maliyetinin üstündeki kurumların özelleştirilmesi hep eleştiri konusu edilmiştir.

Bireylerin ahlak dışı davranma eğilimi, yaptıkları yanlışların cezasını çekme ihtimali azaldıkça artmaktadır. Bu ihtimali yaratanlar ise en başta kanunladır.

Bu kapsamda, aşağıda sadece “sembolik” olarak belirttiğim bir kısım istisnanın hangi amaca hizmet ettiği, kimi koruduğu, buna değer olup olmadığını sizler için kısaca değinmek isterim.

2- Taşınmaz Ve İştirak Hissesi Satış Kazancı İstisnası:

Bildiğimiz üzere, kurumlarda atıl kalan “taşınmazların” ( ve iştirak hisselerinin) elden çıkartılarak şirketin mali durumlarının toparlanmasını amaçlayan çeşitli kdv ve kurumlar vergisi istisnaları bulunmaktadır. Bu durumu sağlamak içinse, bazı şartlar sunularak önceden kazancın %75’i, şimdi ise %50’si kurumlar vergisinden istisna edilmiştir.

Öyle ki, geçmişte tarihi maliyetle 1-milyon TL ye alınmış bir arsanın/arazinin aradan geçen zaman içerisinde yanından metro geçmesi, kentsel dönüşüm uygulamaları, çok büyük mega projeler vb nedenlerle yeni değeri 50-milyon TL olmuş ise, bu taşınmazın satışında aradaki 49 milyon TL kazancın meri mevzuat kapsamında %50’si olan 24.5-Milyon TL tutar vergi dışı bırakılmaktadır.

Gerçekten de, kim için, neden, hangi gerekçeyle böyle bir istisna sağlanır anlamak mümkün değildir. Aslolan bu tür rantlar üzerinden elde edilen karı veya kazancı vergi kapsamına almaktır. Ülkemizde milyonlarca gerçekleşen işlemleri düşündüğümüzde ve kurumlar vergisinin bütçe içindeki oranını dikkate aldığımızda son derece mantıksız ve gereksiz, ayrıca pek çok hukuki sorunu bulunan bir düzenlemeyi savunmak bize göre doğru olmayacaktır.

Kaldı ki, “satış bedelinin, satışın yapıldığı yılı izleyen ikinci takvim yılının sonuna kadar tahsil edilmesi şarttır” gibi kanun hükmünde aranan mantığa aykırı bir şart ta tutarlı değildir. Şirketin nakit ihtiyacı işlemin gerçekleştiği anda ya vardır veya yoktur. 2 yıl sonra tahsilatı gerçekleştirecek bir kuruma bile bu vergi istisnasını sağlamanın hiçbir aklı selim tarafı bize göre yoktur.

Şirketlerin nakit olanaklarını artırmanın yolu onlara vergi teşviki sağlamaktan geçmemelidir.

Şirketlerin kar dağıtımı veya tasfiye aşamasında gerçek kişiler kanalıyla vergi ödeneceği iddiası ise tamamen gerçek dışıdır. Meslek hayatım boyunca yüzlerce şirketi görmüş biri olarak, istisnalar dışında, hemen hemen halka kapalı hiçbir şirketin kar dağıtmadığını gözlemledim. Ayrıca, kar dağıtımında dağıtılan kar payının yarısının da vergiden istisna olduğunu unutmamak lazım. Zaten, kar dağıtımına olanak tanımadan taşınmaz/iştirak hissesi satışından gelen bu para tasfiye veya kar dağıtımına kadar kullanılmış olmaktadır.

Benzer şekilde, iştirak hissesi yatırımı yapmış bir şirketin, ana faaliyet konusu iştirak hissesi alım satımı, menkul kıymet alım satımı değilse, ana faaliyet konusu dışında şirketinin kötü yönetilmesinin bedelini elde edilen karın %75’ini vergi dışı bırakarak dolaylı şekilde topluma ödetmek ise hiç adil değildir.

Ayrıca, bu teslimlerde şartlar dahilinde KDV istisnasının da bulunduğunu da hatırlatmak isteriz.

Borsaya tabi şirketlerin hisseleri için, bu piyasaların gelişmesi, büyümesi, sermayenin tabana yayılması, küçük yatırımcıların da sermaye birikimine katkısı amacıyla belli ölçüde koruma sağlanabilir, bu durum mantıksız değildir.

Özetle, bu tür hükümler toplumun hak sahibi olduğu vergi için haksız ve gereksiz bir istisna sağlamakta ve adil gelir dağıtımı gibi pek çok önemli sorunu daha da büyütmektedir. Unutulmamalıdır ki, bu şirketlerin nihai planda ortakları “çoğunlukla” gerçek kişilerdir. Zenginleşen, ilk planda şirketler, son planda gerçek kişilerdir.

Kişisel zararların, kişisel hataların bedeli topluma ödetilemez.

Sorulacak soruları unutmamak gerekir; kim için, neden, mantıklı mı, gerek var mı, topluma katkısı var mı?

3- Yurtdışı İştirak Kazancı İstisnası:

Dikkate değer istisna hükümlerinden birisi ise, kurumların yurtdışı iştiraklarden sağlandığı kazançların istisna tutulmasıdır. Hükme göre, ülkemizdeki kurumlar vergisi mükelleflerinin yurtdışında anonim veya limited şirket vasfındaki şirketlerden elde ettikleri kazançlar belli şartlarla vergiden istisnadır. Şartlardan birisine göre, iştirak payını elinde tutan tam mükellef şirketin, yurt dışı iştirakin ödenmiş sermayesinin en az % 10’una sahip olması gerekmektedir.

Kanunda böyle bir şartın neden arandığı tuhaftır, hisse oranı %1 olsa ne olur, %100 olsa ne olur? Amacınız Türk şirketlerine yurtdışında iştirak hissesi alımını mı teşvik etmektir?  Amacınız, Türk sermayesinin yurtdışına çıkmasını teşvik etmek midir?

Herhalde dünyada bunu teşvik eden hiçbir ülke yoktur.

Şirket, yurtdışında %1 hisse sahibi olsa ve buna isabet eden kazancı diğer şartları da dikkate alarak ülkemizde değerlendirse, istisnadan yararlanmasının ne mahsuru olabilir. Kaldı ki, iştirak kazancının, elde edildiği hesap dönemine ilişkin kurumlar vergisi beyannamesinin verilmesi gereken tarihe kadar Türkiye’ye transfer edilmesi gibi bir şart bulunmaktadır. Dolayısıyla, amaca hizmet etmeyen bu gereksiz hükmün yeniden ele alınmasında yarar vardır.

4- Bankalara/Finansal Kurumlara Borçlu Olanların/Buna İpotek Verenlerin Bu Borçlar İçin Bankalara Devrettikleri Taşınmazlardan Elde Edilen Kazanç İstisnası:

Bankalara ve çeşitli finans kurumlarına borçlu durumda olan kurumlar ile bunların kefillerinin/lehine ipotek verenlerin sahip oldukları taşınmazların/iştirak hisselerinin bu borçlara karşılık finans kurumlarına devrinden sağlanan hasılatın bu borçların tasfiyesinde kullanılan kısmına isabet eden kazançların “tamamı” kurumlar vergisinden istisnadır. Yine, banka ve finansal kurumların bu şekilde aldıkları taşınmazların satışından doğan kazançların %50’lik, diğerlerinin satışından doğan kazançların %75’lik kısmı istisnadır.

Yukarıda benzer örneğe dönersek, geçmişte tarihi maliyetle 1-milyon TL ye alınmış bir arsanın/arazinin aradan geçen zaman içerisinde yanından metro geçmesi, kentsel dönüşüm uygulamaları, çok büyük mega projeler vb nedenlerle yeni değeri 50-milyon TL olmuş ise, aradaki 49 milyon TL kazancın artık tamamı kredi borçlusu adına vergi dışı bırakılmaktadır.

Borçlu, krediyi geri dönüşü olmayacak şekilde kullanmış veya ahlaki risk (moral hazard) olarak ifade edilecek şekilde başka yerlere plase etmiş ise, bunun karşılığında tüm toplumun cezalandırılması vergi hukukundan hiçbir şey anlamadığımız anlamına gelmektedir.

Ortada iki tarafın olduğu, toplumu enterese etmeyen, finans kurumları tarafından ipotek veya başka araçlarla zaten dolaylı sahiplenilen bir taşınmazın veya iştirak hissesi için kredi borcuna yetecek kadar hasılatı vergi dışı bırakmanın toplum için geçerli bir temeli bize göre yoktur. Bu borçlu için kefil veya ipotek verenler de genelde ilişkili kişi sınıfındaki kişilerdir.

Sonuç olarak, kar eden vergi öder. Karı vergi dışı bırakmanın toplumsal kazanımı olmadıkça, kamuya yararlı bir fonksiyonu bulunmadıkça bu haktan vazgeçilmemesi gerekir.

Moral hazard, sadece banka kredilerinde değil, aynı zamanda vergi hukukunda da geçerlidir.

Bireylerin ahlak dışı davranma eğilimi, yaptıkları yanlışların cezasını çekme ihtimali azaldıkça artmaktadır. Bu ihtimali yaratanlar ise en başta kanunladır.

[1] Prof Dr. AKDOĞAN, Abdurrahman; “Kamu Maliyesi“; Altıncı Baskı; Kasım 1997; Gazi Kitabevi; sf (277);

[2] Vergi, iktidarlar tarafından siyasi bir karar olabilir, burada eşitlik, adalet, mali güce göre vergilendirme ilkelerinden ayrılmamayı ve mülkiyet hakkının korunduğu bir düzeni ifade ediyoruz.

[3] https://www.researchgate.net/

Ali Çakmakçı