Geçiş Ülkesi Değil, Ticaret Merkezi

Bazı ülkeler doğal kaynaklarıyla zenginleşmiştir.

Bazıları teknolojiyle.

Bazıları finans sistemleriyle.

Bazıları ise sahip oldukları coğrafyanın sunduğu imkânlarla öne çıkar.

Ülkemiz, kuşkusuz son grupta yer alıyor.

Ancak coğrafya tek başına bir avantaj değildir.

Avantaj, ancak doğru stratejiyle ekonomik değere dönüşür.

Bir ülke önemli yolların üzerinde bulunabilir; fakat o yolların oluşturduğu ticaretten yeterince pay alamıyorsa, haritadaki konumu yalnızca jeopolitik bir anlam taşır. Ekonomik bir güç üretmez.

Haftanın başında İSO 500 verileri üzerinden üretimin durumunu, sonraki yazımda ihracatın Türkiye’nin küresel rekabetindeki yerini değerlendirmiştim.

Dünkü yazımda ise, katma değerli üretimin neden artık bir tercih değil, zorunluluk olduğunu…

Şimdi bu tabloya dördüncü bir boyut eklemek gerekiyor: Ticaretin yönünü belirleyebilmek.

Çünkü artık ülkeler yalnızca ne ürettikleriyle değil; ticaretin hangi aşamalarını yönettikleriyle de güç kazanıyor.

Bugün dünya ticareti yeniden şekilleniyor.

Pandemi, tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu hepimize gösterdi.

Rusya-Ukrayna savaşı enerji ve ulaştırma koridorlarını yeniden gündeme taşıdı.

Kızıldeniz’de yaşanan güvenlik sorunları deniz taşımacılığının alternatif güzergâhlarını öne çıkardı.

ABD ile Çin arasındaki rekabet ise üretim ve tedarik kararlarının yeniden düşünülmesine sebep oldu.

Artık şirketler yalnızca en düşük maliyetli üreticiyi aramıyor.

Güvenilirliği yüksek, teslim süresi kısa, siyasi riski düşük ve pazara yakın ülkeleri tercih ediyor.

İşte Türkiye tam da bu yeni dönemin önemli aktörlerinden biri olabilecek özelliklere sahip.

Üretim kapasitesi var.

Güçlü bir sanayi altyapısı var.

Üç tarafını denizler çevreliyor.

Limanları var.

Uluslararası havalimanları var.

Gelişmiş kara yolu ağı var.

Avrupa ile Gümrük Birliği deneyimi var.

Üç kıtanın kesişim noktasında bulunuyor.

Fakat bütün bunlar bile tek başına yeterli değil.

Çünkü transit ticaret yalnızca bir ülkenin üzerinden mal geçmesi anlamına gelmiyor.

Gerçek değer, ticaretin her aşamasında söz sahibi olabilmekten doğuyor.

Malın finansmanını sağlamak…

Sigortasını yapmak…

Depolamak…

Gümrük işlemlerini hızlandırmak…

Dijital olarak takip etmek…

Gerekirse yeniden paketlemek…

Bölgesel dağıtımını gerçekleştirmek…

Ve tüm bu süreci güvenle yönetebilmek…

İşte transit ticaretin gerçek ekonomik karşılığı burada ortaya çıkıyor.

Başka bir ifadeyle mesele, kamyonların ya da gemilerin Türkiye’den geçmesi değil; ticaret zincirinin en fazla katma değer üreten halkalarının Türkiye’de oluşmasıdır.

Türkiye’nin asıl hedefi de bu olmalıdır.

Bunun için önümüzde birkaç temel öncelik bulunuyor.

İlk olarak gümrük süreçleri.

Uluslararası ticarette zaman çoğu zaman maliyetten daha değerlidir.

Hızlı, öngörülebilir ve dijitalleşmiş gümrük uygulamaları Türkiye’nin rekabet gücünü doğrudan artıracaktır.

İkinci olarak ulaştırma altyapısının entegrasyonu.

Limanların demir yolu bağlantılarının güçlendirilmesi, organize sanayi bölgelerinin lojistik merkezlerle daha etkin ilişkilendirilmesi ve yük taşımacılığında çok modlu sistemlerin yaygınlaştırılması artık bir tercih değil, stratejik bir ihtiyaçtır.

Üçüncü olarak serbest bölgeler.

Bu alanlar yalnızca depolama merkezleri olarak görülmemeli.

E-ihracatın, bölgesel dağıtımın, hafif üretimin, paketlemenin, bakım-onarım hizmetlerinin ve ticaret finansmanının birlikte yürütüldüğü yeni nesil ticaret üslerine dönüşmelidir.

Dördüncü başlığımız e-ihracattır.

Dijital ticaret, küçük ve orta ölçekli işletmelerin küresel pazarlara erişimini geçmişe göre çok daha kolay hâle getiriyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin ihracat tabanını genişletmesinde e-ihracat önemli bir kaldıraç olacaktır.

Son olarak finansman.

Uluslararası ticarette hareket eden yalnızca mallar değildir.

Sermaye de hareket eder.

Risk de hareket eder.

Güven de hareket eder.

Bu nedenle ihracat kredileri, alacak sigortası, ihracat kredi sigortası ve dış ticaret finansmanı mekanizmalarının daha güçlü ve erişilebilir hâle gelmesi, transit ticaret vizyonunun ayrılmaz bir parçasıdır.

Türkiye’nin en büyük avantajı yalnızca bulunduğu coğrafya değildir. Asıl avantajı, bu coğrafyayı güçlü bir üretim altyapısıyla buluşturabilmesidir.

Eğer bir ülke sadece geçiş güzergâhıysa, ticaret onun üzerinden akar.

Ama üretim yapıyor, ihracat gerçekleştiriyor ve bölgesel pazarlara erişebiliyorsa, o zaman ticaretin yönünü belirleyen ülkeler arasına girebilir.

Türkiye’nin önündeki fırsat da tam olarak budur.

Bu nedenle transit ticaret; sanayi politikalarından, ihracat stratejisinden, lojistik yatırımlarından, finans sisteminden ve dış ticaret diplomasisinden ayrı düşünülemez.

Bunların tamamı aynı vizyonun parçalarıdır.

Türkiye olarak Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında yalnızca daha fazla üretmeyi değil; ürettiğini daha yüksek katma değerle satmayı, ticaret koridorlarını daha etkin kullanmayı ve bölgesel ticaretin organizasyonunda daha fazla söz sahibi olmayı hedeflemeliyiz.

Çünkü ekonomik güç artık sadece fabrikalarda üretilmiyor.

Limanlarda…

Lojistik merkezlerinde…

Dijital ticaret ağlarında…

Finans sistemlerinde…

Ve en önemlisi ticareti yöneten akılda inşa ediliyor.

Türkiye’nin gerçek potansiyeli, yalnızca iki kıta arasında bir köprü olmasında değil; üretimi, ihracatı ve ticareti aynı strateji içinde buluşturan bölgesel bir merkez olabilmesindedir.

Türkiye’nin ikinci yüzyılında nasıl bir sanayi, ihracat ve rekabet vizyonuna ihtiyaç duyduğunu da yarın değerlendireceğim.

@ParaBorsaNet'i X'te Takip Et!

ÖNEMLİ HABERLER VE GÜNCEL PİYASA YORUMLARINI KAÇIRMAMAK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK HEMEN X'TE BİZİ TAKİP EDİN!