Birinci Soğuk Savaş’ı kazandıran şey tanktan çok fabrikaydı. Atlantik İttifakı, 1945-1991 döneminde askeri caydırıcılığını; üretim kapasitesi, teknolojik üstünlük, toplumsal refah ve kurumsal meşruiyetle destekleyen bütüncül bir sistem kurmuştu. Sanayi temelli kalkınma, güçlü orta sınıf, dengeli gelir dağılımı ve hukuk devleti, batıyı yalnızca güçlü değil aynı zamanda cazip bir model haline getirmişti. Kültür, medya ve gönüllü ittifak yapısı bu gücü pekiştiriyor; Doğu Bloku’nun zoraki birlikteliği karşısında Atlantik dünyası gönüllü bir çekim merkezi oluşturuyordu.
1991’de Soğuk Savaş sona erdiğinde ise bu başarı, batıda stratejik tevazu yerine aşırı özgüven üretti. ‘Tarihin sonu’ söylemi, liberal piyasa ekonomisinin ve Batı merkezli düzenin kalıcı olduğu inancını pekiştirdi. 1991-2011 dönemi, aşırı kibir, aşırı iyimserlik ve aşırı güvenin ekonomi-politik tercihlere yön verdiği bir dönem oldu. Finansal aşırı serbestleşme teşvik edildi, sanayi politikaları ihmal edildi, üretim zincirleri düşük maliyet gerekçesiyle dışsallaştırıldı, devletin yönlendirici kapasitesi bilinçli biçimde küçültüldü. Birleşik Krallık ve Avrupa ülkeleri de bu ABD merkezli neoliberal modeli izledi. Kısa vadede refah algısı oluştu, ancak uzun vadede yapısal kırılganlıklar birikti.
Aynı dönemde Rusya ve Çin farklı bir yol izledi. Putin’in 2000’de iktidara gelmesiyle Rusya, devlet kapasitesini yeniden inşa etmeye başladı. Güvenlik bürokrasisini konsolide etti, askeri modernizasyonu hızlandırdı. Enerji gelirleri sayesinde rezervlerini yüz milyarlarca dolara taşıyarak bu süreci finanse etti. Gürcistan ve Ukrayna hattındaki hamleler, Moskova’nın giderek daha cesur bir güç projeksiyonuna yöneldiğini gösterdi.
Yazının devamı için TIKLAYINIZ!