Kâr, Oy ve Yetki Maksimizasyonu Üzerine Bir Deneme

Hangi mal veya hizmetin, ne miktarda ve hangi fiyatla üretileceğine ilişkin kararların piyasada alındığı sistemde karar alma ve uygulama aşamalarında üç kurum önemlidir: (1) piyasa, (2) siyaset, (3) bürokrasi. Bu kurumların önem sırası da piyasa ekonomisi modeli içinde burada sıralandığı biçimdedir. Piyasa, toplumun taleplerine göre üretim yaparken piyasada yer alan tüketicilerin temel güdüsü elde edecekleri faydayı, firmaların temel güdüsü ise kârlarını maksimize etmektir. Siyasetçi, bu örgütlenme türünde, genel olarak, seçimle işbaşına gelir. Seçimle işbaşına geldiği için siyasetçinin temel güdüsü oylarını maksimize etmektir. Bürokrat, siyasetçi tarafından atanarak işbaşına gelir. Onun amacı ise yetkisini maksimize ederek otoritesini güçlendirmek ve yerini korumaktır. Böylece piyasa ekonomisinde, kumanda ekonomisinden farklı olarak, üç maksimizasyon olgusu çıkar karşımıza: (1) Tüketicinin fayda maksimizasyonu ve firmanın kâr maksimizasyonu çabası, (2) siyasetçinin oy maksimizasyonu çabası, (3) bürokratın yetki maksimizasyonu çabası. Bu üç çaba, birbirinin alanına geçişler yapmadığı sürece birbirini dengeler ve ekonomideki mekanizmalar doğru işler.

Bu saydıklarımız hangi mal veya hizmetin, ne miktarda ve hangi fiyatla üretileceğine ilişkin kararların siyasal ve bürokratik otoriteler tarafından alındığı kumanda ekonomisi sisteminde bu şekilde ortaya çıkmaz. Örneğin firmaların önemli bir bölümü kamu mülkiyetinde olduğu için kâr maksimizasyonu ilkesinin peşinde koşmaktan çok sosyal yarar ilkesini gözetirler. Özel kesime ait firmalar ise devletin denetimi altında çalıştıkları, fiyatlarını serbestçe piyasa kurallarına göre belirleyemedikleri için kâr maksimizasyonuna tam olarak yönelemezler. Siyasetçinin oy maksimizasyonu çabası da piyasa ekonomisindeki kadar yaygın ve yoğun değildir. Çünkü kumanda ekonomisinde siyasal rekabet de sınırlıdır. Buna karşılık kumanda ekonomisi sisteminde bürokratın yetki maksimizasyonu çabası en üst düzeydedir ve önünde fazlaca engel yoktur. Bütün bunların sonucu olarak kumanda ekonomisinde kurumların önem sırası, piyasa ekonomisinde olduğundan farklıdır: (1) siyaset, (2) bürokrasi, (3) piyasa.

Dünyada en yaygın görülen ekonomik sistem olan karma ekonomik sistemde kamu kesimiyle birlikte özel kesim firmaları da üretimin içindedir. Karma ekonomik örgütlenme biçiminde neyin, ne miktarda ve hangi fiyatla üretileceği sorularının yanıtını kısmen siyasetçiler ve bürokratlar, kısmen de piyasa verir. Karma ekonomi sisteminde, üç kurumun önem sıralaması yerine göre değişir. Batı ekonomilerinde bu sıralama piyasa ekonomisi sisteminde olduğu gibi (1) piyasa, (2) siyaset, (3) bürokrasi biçiminde iken doğuya doğru gidildikçe önem sırası kumanda ekonomisi sistemindeki gibi (1) siyaset, (2) bürokrasi, (3) piyasa biçimine dönüşür.

Piyasa sistemi, mal veya hizmetlerin fiyatının piyasada belirlenmesini öngörür. Burada fiyatları belirleyen kurum piyasadır. Buna karşılık kumanda ekonomisinde fiyatları siyaset ve bürokrasi belirler. Burada piyasa mekanizması devre dışıdır. Karma ekonomik sistemde bazı mal ve hizmetlerin fiyatlarını piyasa, bazı mal ve hizmetlerin fiyatlarını ise siyaset ve bürokrasi belirler.

Piyasa ekonomisinde kâr, oy ve yetki maksimizasyonu birbirini dengeleyen bir görünüm vermekle birlikte eğer bu grupların yetkileri arasında birbirine geçişler yaşanmaya başlarsa yetki kargaşaları da ortaya çıkar. Bu durum piyasa ekonomisinin işlevlerini yapamamasına yol açar. Normal olarak piyasada belirlenmesi gereken fiyatlara veya miktarlara siyaset veya bürokrasi müdahale etmeye başlarsa o sistem piyasa ekonomisinden beklenen yararları sağlayamaz. Böyle bir durumda siyasetçi kendi oylarını maksimize etmeye çalışırken tüketicinin fayda maksimizasyonu ve firmaların kâr maksimizasyonu ilkesini bozmaya başlar. Bu gelişme bizi piyasanın bozulmasına götürür. Özellikle seçimlere yaklaşılırken siyasetçi, yönetimi altındaki bürokratlara fiyatlara ya da faizlere müdahale etme siparişini vererek seçimde alacağı oyları maksimize etmeye çalışır. Bazen bu müdahale Merkez Bankaları gibi bağımsız yapıda kurulmuş kurumlara yönelik olarak bile ortaya çıkabilir. Bürokrat, yerini ve yetkilerini korumak endişesiyle siyasetçinin bu siparişlerini yerine getirdiğinde siyasetçi ile bürokratın amacı bir ortak noktada buluşmuş olursa da bu buluşmadan çıkan sonuç tüketicinin fayda, firmanın da kâr maksimizasyonu ilkesiyle çelişkiye yol açar. Çünkü piyasanın, kendi kurallarına göre çalışamaması kısa dönemde firmaya kazanç sağlamış olsa bile uzun dönemde piyasanın bozulmasına, risklerin artmasına ve dolayısıyla kazançların düşmesine yol açar. Siyasetçi ile bürokrat piyasaya müdahale yoluyla firmanın alanına geçiş yaparak onun kâr maksimizasyonu ilkesini zedelediği zaman sistem piyasaya yakın görünümden uzaklaşmaya ve kumanda ekonomisi görünümüne yaklaşmaya başlar.

Piyasa ekonomisinde, özellikle de döviz kurlarının dalgalanmaya bırakıldığı bir modelde, Merkez Bankasının araç bağımsızlığı önemlidir. Faizi, paranın fiyatı olarak kabul edersek faize müdahale de bir anlamda fiyata müdahale sayılır. Merkez Bankası, piyasada serbest olarak belirlenen faize doğrudan müdahalede bulunmak yerine, bankalara yönelttiği fonlamanın maliyetiyle oynayarak dolaylı yoldan onların faiz belirlemelerini belirli bir çerçevede tutmaya çalışır. Bunu yaparken siyasal iktidardan bağımsız hareket etmesi çok önemlidir. Çünkü Merkez Bankasının elinde, enflasyonla mücadele için mevcut olan en önemli araç faizdir ve faiz politikası siyasal iktidarın müdahalesine açıldığında enflasyon denetimden çıkabilir.

Türkiye’de siyasal iktidar, son birkaç yıldır TCMB’nin faiz belirleme yetkisine karışmaya başladı. Bunu bazen en üst makamdan gelen tehdit biçiminde, bazen basına demeç verme yoluyla yaptı. Bu baskıların etkisi TCMB üzerinde bazen çok açık biçimde bazen de kapalı olarak görüldü.

Ne zaman yapısal reformdan söz edilse bu kavramın tam olarak neyi ifade ettiği soruluyor. Yukarıdan beri anlattığım çerçeve yapısal reformun tipik bir örneğidir. Eğer biz, piyasa sisteminde yaşamayı kendimize model olarak seçmişsek kurumların önem sıralamasının (1) piyasa, (2) siyasetçi, (3) bürokrasi şeklinde olmasını kabul edeceğiz demektir. Eğer karma ekonomik sistemi seçmişsek ve bunu piyasa sistemine yakın bir model olarak oluşturmaya çabalıyorsak o zaman bu sıralama yine böyle olacak demektir. Bu durumda piyasaya karışma, düzenleme ve siyasetten arındırılmış denetleme ile sınırlı kalacak demektir. Bu çizilen çerçeveye Merkez Bankasının faiz belirleme yetkisi de dâhil kuşkusuz. Mesela bu aşamaya geçebilirsek yapısal reformların en önemlisini yapmış oluruz.

Yapısal sorunlarımızın neler olduğunu biliyoruz. İdeolojiden sıyrılarak bakabildiğimiz alanlarda bu sorunların nasıl çözüleceğini de iyi kötü biliyoruz. Örneğin Merkez Bankası yasasına bağımsızlık maddesini gözümüzü kırpmadan koyabiliyoruz. Ama mesele kurumların önem sıralamasının (1) siyasetçi, (2) bürokrasi, (3) piyasa biçiminden (1) piyasa, (2) siyasetçi, (3) bürokrasi biçimine geçmesine gelince orada kalıyoruz. Öyle olunca mesela Merkez Bankası yasasındaki bağımsızlık maddesi hiçbir anlam ifade etmeyen bir süs maddesi olarak kalıveriyor.

Yapısal reform konularını tartışırken ilk önce anlamamız gereken husus şudur: Yasa değiştirmekle ya da çözümleri yasalara yazmakla iş bitmiyor. Asıl mesele o zaman başlıyor. Çünkü o yazdıklarımızı uygulamadığımız ya da tersini yaptığımızda toplumda yasalara, kurallara saygı azaldığı gibi yapısal reformların yapılıp yürütülebileceğine olan inanç da kayboluyor.


Bu konuda ilk makalemi 1997 yılında Hazine Müsteşarıyken Hazine Dergisinde yazmıştım. Daha sonra birkaç kez bu temayı geliştirerek tekrar yazdım. 12.03.2002’de Radikal’de yayınlanan ‘Ekonomik Sistemler’ başlıklı yazım ve 2004’de İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları arasından çıkan Gülten Kazgan’a Armağan kitabının sayfa 269 – 274 arasında yer alan ‘Türkiye’nin Ekonomik Sorunlarına Farklı Bir Bakış’ başlıklı makalem de bu konu üzerinedir.