Savunma Sanayii: Ekonomik Gücün ve Devlet Aklının Kesişim Noktası

Uluslararası sistem uzun süredir durağan değil. Güç dengeleri yer değiştiriyor, ittifaklar gevşiyor ve devletler yalnızca sınırlarıyla değil, karar alma kapasiteleriyle de sınanıyor. Bu yeni düzende ülkelerin karşı karşıya kaldığı riskler, klasik diplomasi başlıklarının çok ötesine geçmiş durumda. Egemenlik artık sadece hukuki bir kavram değil; sürdürülebilir bir kapasite meselesi haline geldi. Dünya artık kimsenin kimseyi incitmemeye çalıştığı bir yer asla değil. Hukuk, norm ve değerler ise, uzun süredir vitrin süsü…

Gerçeklik çok daha çıplak: Gücü olmayanın sözü dinlenmiyor, caydırıcılığı olmayanın egemenliği bile sorgulanıyor.

Bu hafta sonu Maduro üzerinden yürüyen küresel tartışmalar, bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu. Bağımsız politika izleyen ülkelerin yalnızca dış politikada değil, iç siyasetlerinde de baskı altında tutulabildiği bir iklim söz konusu. Bu tablo, devletlerin iç bütünlüğü ile dış dayanıklılığı arasındaki ilişkinin ne kadar hayati olduğunu da bizlere bir kez daha gösterdi.

Türkiye açısından da bu meseleyi yalnızca dış politika bağlamında okumamak gerekir. İçerde kullanılan dil, siyasal tartışmaların seviyesi ve devletin en üst makamlarına yönelik yaklaşım; ekonomik sonuçlar üreten unsurlar olsa da günün sonunda güvenlik ve istikrar açısından da tehlike yaratabilir.

Bazı isimler ekonomi üzerinden yıpratma politikaları oluşturmaya çalışırken; modern ekonomilerde güvenin yalnızca finansal göstergelerle değil; kurumsal istikrar algısıyla da şekillendiğini unutuyorlar. Sürekli tartışmalı, itibarı aşındırılmaya çalışılan bir siyasi merkez, yatırım kararlarını ve risk algısını doğrudan etkiler ve bu da günün sonunda dışarıya karşı savunmasız bir ülke doğurur.

Bu nedenle son dönemde Türkiye’de farklı siyasi ve ideolojik çizgilerden gelen isimlerin, seçilmiş Cumhurbaşkanlığı makamına yönelik dış kaynaklı ya da sistematik itibarsızlaştırma girişimleri karşısında benzer bir hassasiyet göstermesi de önemlidir. Bu tutum bir siyasi yakınlaşma değil; devlet refleksidir. Eleştiri ile devlet makamının yıpratılması arasındaki ayrımı net biçimde ortaya koyan bu yaklaşım, demokrasinin kurumsal olgunluğunu da gösterir.

Bu çerçevede gazeteci Uğur Dündar’ın attığı tweet, demokrasinin temel ayrımını net biçimde ortaya koymuş oldu. Yazdığı mesajda, sert eleştirinin meşru olduğunu vurgularken, seçilmiş Cumhurbaşkanının Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ettiğinin altını çizmesi; eleştiri ile itibarsızlaştırma arasındaki çizgiyi hatırlattı. Bu çizgi, özellikle küresel baskıların arttığı dönemlerde daha da anlam kazanır.

Dündar’ın bu tutumunun hemen ardından gazeteci Zafer Şahin’in verdiği mesaj ise tabloyu tamamladı. Şahin, yarın devletin başında farklı bir siyasi gelenekten bir isim olsa dahi aynı refleksi kendisinin de gösterecek olduğunu, meselenin kişi ya da parti değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal itibarı olduğunu vurguladı. Çünkü mesele isimler değil, devlet makamının itibarıdır. Bu iki mesaj birlikte okunduğunda, Türkiye’nin zor zamanlarda nasıl bir ortak bilinç üretebildiği (milli akıl) açıkça görülmüştür.

Bu ortak aklın ekonomiyle bağlantısı göz ardı edilemez elbette. Sürekli tartışmalı, itibarı aşındırılan bir siyasi merkez; yatırımcı açısından belirsizlik üretir. Belirsizlik ise maliyet demektir. İşte bu nedenle Türkiye’nin son yirmi yılda savunma sanayiine yaptığı yatırım, yalnızca ekonomik istikrara değil aynı zamanda güvenliğimize de yapılan önemli bir yatırımdır.

Savunma sanayii bugün yüksek katma değerli üretimin, teknolojik derinleşmenin ve ihracatın önemli bir taşıyıcısıdır. Türkiye’nin son yirmi yılda bu alanda attığı adımlar, yalnızca askeri kapasite artışı olarak okunmamalıdır. Savunma sanayii; yüksek teknoloji üretimi, nitelikli insan kaynağı ve katma değerli ihracat yoluyla ekonominin yapısal dönüşümünde belirleyici bir rol üstlenmiştir. Bu sektör, yan sanayiler aracılığıyla geniş bir üretim ağını beslemekte ve sanayide de derinleşmeyi hızlandırmaktadır.

Bu dönüşümün arkasında güçlü ve süreklilik arz eden bir siyasi irade bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan döneminde savunma sanayii, kısa vadeli tartışmaların ötesine taşınarak kalıcı bir devlet politikası haline getirilmiştir. Özel sektörde Selçuk Bayraktar ve Haluk Bayraktar’ın kamu tarafında ise Prof. Dr. Haluk Görgün ve nicelerinden oluşan yapı, Türkiye’nin teknolojik kapasitesini kurumsal bir zemine oturtmuştur.

Maduro örneği şunu açıkça göstermektedir: Kendi içinde zayıflatılan, dışarıya karşı bölünmüş görünen ülkeler, er ya da geç baskı altına alınır. Türkiye’nin verdiği mesaj nettir: İçerde tartışırız, eleştiririz; ama söz konusu ülkenin itibarıysa birlik oluruz.

Sonuç olarak; güçlü savunma sanayii yalnızca güvenlik üretmez, ekonomik dayanıklılık daüretir. Ekonomik dayanıklılık ise devletin dış baskılar karşısındaki manevra alanını genişletir. Yeni dünya düzeninde ayakta kalabilmenin yolu, tam da bu bütüncül bakıştan geçmektedir: Kurumsal ciddiyet, ekonomik akıl ve stratejik kapasiteyi aynı çizgide buluşturabilmekten…

@ParaBorsaNet'i X'te Takip Et!

ÖNEMLİ HABERLER VE GÜNCEL PİYASA YORUMLARINI KAÇIRMAMAK İÇİN BURAYA TIKLAYARAK HEMEN X'TE BİZİ TAKİP EDİN!