Market fişine baktığınızda enflasyonu hissedersiniz; bilançoya baktığınızda ise bazen sadece açgözlülüğü. Bu hafta sonu eşimle market alışverişine gittik. Bu alışveriş bana enflasyonu yalnızca para politikası, arz şokları ya da kur geçişkenliğiyle açıklamanın eksik kaldığını yeniden hatırlattı. Türkiye’de yaşadığımız enflasyonun ya da hayat pahalılığının önemli bir kısmı, teknik literatürde ‘greedflation’ diye anılan; yani maliyet artışıyla açıklanamayan, fırsatçı fiyatlama davranışıyla ilgili diye düşünüyorum. Maliyet artışlarıyla açıklanamayan fiyat zamları, “piyasa kaldırıyor” gerekçesiyle sürdürülen temettü iştahı ve krizi fırsata çevirme refleksi, beni ister istemez daha kadim bir çerçeveye, Aristoteles’in erdem etiğine götürüyor.
Aristoteles’e göre iyi toplum, iyi karakterler üzerine inşa edilir. İyi karakterin temel taşlarından biri ise ölçülülük erdemidir. Ölçülülük; kazançtan vazgeçmek değil, kazancın nerede durması gerektiğini bilmektir. Haz, güç ve servet insanı kolayca aşırılığa sürükler. Ölçülülük ise, bu aşırılığı akılla terbiye etme kapasitesidir. Bugün ekonomide yaşanan birçok sorunun, tam da bu kapasitenin yitirilmesiyle ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Enflasyonist ortamlarda şirketlerin karşılaştığı maliyet baskılarını inkar etmek elbette mümkün değil. Ancak Türkiye’de sıkça gördüğümüz bir tablo var. Maliyet artışı sınırlı olsa da fiyatlar çok daha yüksek oranlarda artırılıyor. Çünkü hedef, dengeyi korumak değil; kârlılığı ve temettüyü büyütmek. Ve herkesin “biraz daha” dediği yerde, sonuç “herkes için daha pahalı” oluyor. Bu bir kısır döngü… Fiyatlar yükseliyor, ücretler eriyor, talep düşüyor; sonra yeniden zam geliyor. Aristoteles’in uyardığı aşırılık tam da burada başlıyor. Ölçülülük kaybolduğunda, piyasa mekanizması ortak refah üretmekten çıkıp toplumsal tahribat üretmeye başlıyor.
Bu noktada ölçülülük ile adalet arasındaki bağ da önem kazanıyor. Aristotelesçi adalet, ortak bir yapının yük ve faydalarının makul biçimde paylaşılmasını gerektirir. Oysa bugün birçok şirkette yük çalışanların sırtına, fayda ise sermaye sahiplerinin kasasına yönelmiş durumda. Kadın çalışan oranlarıyla övünen şirketlerin, doğum izni sonrası fiilen işten ayrılmaya zorlanan kadınları görmezden gelmesi; kreş gibi temel bir ihtiyacı “maliyet” diyerek ertelemesi bana göre sadece kötü yönetim değil, açık bir ölçülülük ve adalet eksikliğidir. Çünkü gücün arttığı yerde sınırlar da genişlemiyorsa, ortada erdemden söz edilemez.
Benzer bir çelişkiyi farklı alanlarda da görüyoruz. Bazılarının yatlar/ gösterişli arabalar, yazlık mekanlar ve lüks partilerle anılan yaşam tarzı, şirketlerinin yaşadığı krizle keskin bir tezat oluşturmuştur. Bu tezat, etik eleştirinin duygusal tarafını da güçlendiriyor. Çünkü toplumsal algıda “liderlik” sadece karar değil, temsil de içerir. Çalışanlar ücret ve tazminat belirsizliği yaşarken sergilenen yaşam tarzları kamuoyunda ciddi bir ahlaki öfke yaratmaktadır. Erdem etiği, zenginliğin kendisini değil, aşırı ve gösterişli tüketimin sosyal etkisini sorgular. Hatta çoğu zaman bu tür gösterişli davranışlar hayırseverlik kisvesi altında ölçüsüzlüğün üzerini örtmenin bir aracına dönüşür.
Evet, kâr, yatırım ve büyüme meşru hedeflerdir. Ancak Aristoteles’in altını çizdiği gibi mesele “ne yaptığımız” kadar “nasıl bir insan, nasıl bir işveren olduğumuzdur”. Ölçülülük, kriz zamanlarında zam yapmamak değil; zam yaparken başkasının hayatını hesaba katmaktır. Adalet, herkesi eşitlemek değil; risk ve yük dağılımını vicdanla tartabilmektir.
Diğer taraftan erdem etiği, sorumluluğu yalnızca işverenin omuzlarına yüklemez. Aristoteles açısından erdem, toplumsal ilişkiler içinde karşılıklıdır. Çalışanlar açısından da ölçülülük; her talebi mutlak bir hak, her memnuniyetsizliği sıfır toplamlı bir çatışma olarak görmekten kaçınmayı gerektirir. Ücret, hak ve çalışma koşulları konusunda adalet talep etmek elbette meşrudur; fakat bu taleplerin, kurumun sürdürülebilirliği ve ortak geleceği gözetilerek dile getirilmesi de aynı derecede önemlidir. “Altın Orta” tam da burada devreye girer: Ne sessiz kabulleniş erdemdir ne de her koşulda maksimalist beklenti. Erdemli çalışan, hakkını ararken kurumun çöküşünden çıkar ummaz; erdemli işveren ise dengeyi korumak adına çalışanların temel güvenliğini pazarlık konusu yapmaz. Aristoteles’in önerdiği şey tarafların isteklerini bastırması değil, bu istekleri ortak iyiliği zedelemeyecek bir ölçüye yerleştirmesidir.
Bugün Türkiye’de enflasyonla mücadelede yalnızca faiz, kur ya da bütçe konuşuyoruz. Oysa konuşmamız gereken bir şey daha var: karakter. Ölçülülük ve adalet erdemleri olmadan, en iyi ekonomik araçlar bile kalıcı refah üretmez. Bana göre asıl mesele şudur: Açgözlülüğü normalleştiren, hak talebini çatışmaya; gücü sorumsuzluğa dönüştüren bir ekonomik kültürle sürdürülebilir bir toplum inşa edemeyiz. Aristoteles’in yüzyıllar önce söylediği gibi, iyi yaşam bireysel kazançta değil; işverenle çalışanın, sermayeyle emeğin, bugünle yarının aynı anda gözetildiği dengede başlar. Unutmayalım, erdem yoksa ekonomi sadece sayıları büyütür; hayatı değil.