Ekonomi tartışmalarında yıllardır aynı soruyu soruyoruz: Ne kadar büyüdük?
Oysa artık daha önemli bir soruyu sormanın zamanı çoktan geldi: Nereye kadar büyüdük ve bunun bedelini kim ödedi?
Bugün birçok ülkede büyüme rakamları artarken, gelir dağılımı bozuluyor; şirket kârlılıkları yükselirken, çalışanların alım gücü eriyor; üretim hacmi genişlerken, doğal kaynaklar geri dönüşü zor biçimde tükeniyor. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Konuya yalnızca ekonomik performans penceresinden bakamayız. Ekonomiyi nasıl tanımladığımız ve neyle ölçtüğümüzü de en az ekonomik performans kadar konuşmalıyız.
İşte tam bu noktada, son yıllarda giderek daha fazla tartışılan Doughnut Economics yaklaşımı yeniden dikkatimi çekti.
Ne büyüme karşıtı ne de romantik
Doughnut modeli çoğu zaman eksik anlaşılıyor. Doğrusu, bu yaklaşım ne “büyüme düşmanlığı” yapıyor ne de gerçeklikten kopuk bir idealizm öneriyor. Aksine oldukça net bir iddiası var:
Ekonomi, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar güçlü olmalı; ancak gezegenin sınırlarını aşacak kadar da kontrolsüz büyümemeli.
Model adını basit ama etkili bir görselden alıyor. Görseldeki iç halkada toplumun asgari ihtiyaçları yer alıyor: barınma, sağlık, eğitim, gelir, güvenlik, sosyal katılım. Bu sınırın altına düşmek, yoksulluğun ve insan sömürüsünün arttığı anlamına geliyor. Dış halkada ise gezegenin ekolojik sınırları var: iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı, kaynakların tükenmesi. Bu sınırların dışına çıkmak da doğanın sömürüldüğü anlamına geliyor. Ekonominin sağlıklı işlemesi için gereken alan ise, bu iki sınır arasındaki “güvenli ve adil bölge”.
Aslında mesele çok sade: İnsanı ihmal eden bir büyüme ve de doğayı yok sayan bir refah anlayışı kabul edilemez.
Asıl sorun: Sonsuz istek varsayımı
Bugüne kadar hâkim olan ekonomik bakış açısı, insan ihtiyaçlarını neredeyse sınırsız kabul etti. Oysa sınırsız olan ihtiyaçlar değil, isteklerimizdi. Kapitalist sistem de yalnızca var olan ihtiyaçlara cevap vermiyor; aynı zamanda yeni ihtiyaçlar üretiyordu. Bu da sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı anlamına geliyor.
Doughnut yaklaşımı tam da burada frene basıyor. “Daha fazla” yerine “yeterince” kavramını tartışmaya açıyor. Bu, şirketler için de devletler için de rahatsız edici ama gerekli bir soru: Gerçekten ne kadar üretmek, ne kadar tüketmek ve ne kadar büyümek yeterlidir?
Büyüme rakamlarının yüksek seyrettiği dönemlerde bile refahın tabana yayılmaması, bu tartışmayı Türkiye açısından da kaçınılmaz kılıyor.
Politika ve iş dünyası için ne söylüyor?
Bu model yalnızca akademik bir tartışma değil. Kamu politikaları açısından bakıldığında, ekonomik başarının sadece büyüme oranlarıyla ölçülmemesi gerektiğini söylüyor. İş dünyası açısından bakıldığında ise kısa vadeli kâr maksimizasyonu yerine uzun vadeli dayanıklılığı ve toplumsal meşruiyeti öne çıkarıyor.
Bu yaklaşım, yalnızca maliyet–kâr dengesini değil; tedarik zinciri risklerini, çevresel yükümlülükleri ve itibar yönetimini de aynı tabloda görmeyi gerektiriyor. Ve piyasa verimliliği kadar sosyal dengeyi de hesaba katmayı zorunlu kılıyor. En çok da ekonomiyi soyut modellerden çıkarıp gerçek hayatın sınırlarıyla yeniden düşünmeye çağırıyor.
Mükemmel bir sistem mi? Hayır.
Güçlü bir pusula mı? Evet.
Elbette Doughnut Economics sihirli bir çözüm sunmuyor. Mevcut küresel ekonomik yapı, siyasi dengeler ve çıkar ilişkileri düşünüldüğünde bu modelin tam anlamıyla uygulanması hiç de kolay değil. Ancak zaten mesele kusursuz bir sistem bulmak da değil.
Asıl mesele, ekonomiye yeni bir yön duygusu kazandırmak.
Bugün karşı karşıya olduğumuz krizler bize şunu açıkça gösteriyor: Ekonomi yalnızca büyümeyi hedeflediğinde, sonunda kendi sınırlarına çarpıyor. Doughnut modeli ise bize şu hatırlatmayı yapıyor: Ekonominin amacı daha büyük olmak değil, daha dengeli olmak olmalı.
Belki de artık sormamız gereken soru: “Ne kadar büyüdük?” değil,
“Bu büyüme kimin hayatını gerçekten iyileştirdi ve hangi sınırlar içinde kaldı?” sorusu olmalı.
Ekonomiye yeni bir sistemden çok, yeni bir pusula gerekiyor. Doughnut Economics tam olarak bunu öneriyor. Ve bu modeli bir reçete değil, düşünmeye zorlayan bir çerçeve olarak görmek daha doğru…